Duyuru

Balkanlar’ın En Kilitli Kapısından İçeri –2

  /   5490   /   28 Ağustos 2014, Perşembe

 Yazdır

  

Mali me malin s piqet, njeriu me njerin piqet.
(Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur.)

Arnavut atasözü

 

15 Kasım Pazartesi sabahı Frankfurt Havaalanı’ndaydım. Almanya’nın en büyük, Avrupa’nın 3., dünyanın ise 9. büyük havalimanı olan Frankfurt Uluslararası Ren – Main Havaalanı (Frankfurt International Rhein – Main Flughafen)’nda uçuş öncesi gerekli işlemleri de hallettikten sonra, Slovenya’nın başkenti Ljubljana’ya uçacağımız saati beklemeye başladım.

15 KASIM 2010: ALMANYA – SLOVENYA – ARNAVUTLUK

Bütün gece hiç uyumadan havaalanına gelmiştim. Sabaha kadar uyanık kalmış, sabah namazını kıldıktan sonra kahvaltı niyetine hafiften bir şeyler atıştırıp yola vermiştim.

Dün geceden beri hiç yatmayışımın sebebi uykumun gelmeyişi ya da uçağın hareket saatinin sabah vaktinde olması değil. Ne zaman uçak yolculuğu yapsam, önceki geceyi sabaha kadar hiç uyumadan geçiriyorum; çok uykum gelse bile ayakta kalmak için kendimi zorluyorum. Uçak öğle, ikindi hatta akşam saatinde kalksa dahi aynı şeyi yapıyorum. Bunu, uçakta uykum gelir ve yatarım ümidiyle yapıyorum ama yine de yolculukta gözüme bir damla uyku girmiyor ve her seferinde de, bir önceki gece boşu boşuna ayakta kalmaya çalışıp kendime eziyet ettiğimi anlıyorum. Bu sefer de aynı olacak; yolda uyurum ümidiyle bütün gece uyanık durdum ama Tiran’a varana dek bir dakika bile uyuyamayacağım.

Bunun sebebi, bir türlü yenemediğim uçak korkusu. Uçak korkusu bende öteden beri vardı ama özellikle son yıllarda, ciddî ciddî tedavi edilmesi gereken bir duruma gelmiş. Bir ara soruşturmuştum; Frankfurt’ta Lufthansa firmasının sanırım bu tür yolcular için – hadi “tedavi seansları” demeyeyim de – “kursları” varmış. Fakat ücretliymiş tabiî ki.

Aslında buna “uçak korkusu” yerine “yükseklik korkusu” demek daha doğru olur. Bir apartmanın 5. katının balkonundan bile aşağıya bakamam meselâ. Yoksa uçağın kendisinden niye korkayım ki? Sonuçta o da bir vâsıta. Minibüs gibi “Çiki çiki baba” kasedini çalarak trafikte seyredip gitse hiçbir sorunum olmaz. İyi de olur hani; arada bir mola da verir yolda; çıkar biraz temiz hava alırız. Üstelik daha çok ülke de görürüz o zaman; daha çok notlar tutar, daha çok fotoğraf çekeriz. Böylece gezi yazılarımız da daha uzun sürer. “Bundan daha uzunu mu olur?” diye soracaksınız şimdi haklı olarak. Ne yapayım yani, ülkeler ve coğrafyalar da bu kadar güzel olmasın, benim suçum mu? Yani bir “gezi dosyası” başlatıyoruz, “sosyolojik anekdotlar”a geçene kadar o ülkede üç defa rejim değişikliği oluyor, iki defa da ülkenin sınırları değişiyor.

İsviçre gezisini yayınladığımız zamanlardan hatırlıyorum. Gezinin ilk bölümü yayındayken genç bir okuyucum aramıştı; lise birinci sınıf talebesiydi, henüz 15 yaşındaydı. Birinci bölümü okumuş ve çok etkilenmiş, sınıftaki arkadaşlarına da okutmuş, devamını merakla bekliyorlarmış, öyle diyordu. Çok heyecanlıydı, “İbrahim abi ellerinize sağlık” diyordu. Sonra gezinin 5493. bölümü yayındayken bir daha aradı; yine sevinçli ve çok heyecanlıydı. Kızı doğum mu yapmış ne; “dede” olmuştu, sevinçten uçuyordu. Söylediğine göre “dede” olmak müthiş bir duyguymuş. Allâh analı babalı büyütsün, ne diyeyim? Çabuk büyütün de, bebek de yetişsin, hiç olmazsa son bölümlerini okuyabilsin.

Frankfurt – Ljubljana – Tiran seferini Slovenya şirketi olan “Adria Airways” (Adriyatik Havayolları) uçağıyla yapacağız. Şirket, ismini o coğrafyanın denizi olan Adriyatik Denizi’nden alıyor. Slovenya uçağıyla gideceğimiz için Tiran’a direk gitmiyoruz, Ljubljana üzerinden aktarma yapıyoruz.

Terminaldeki otobüs bizi bineceğimiz uçağın yanına götürdüğünde tam bir şok geçirmiştim. Küçücük bir uçak, nerdeyse bir otobüs kadar! Böyle küçük bir uçağa daha hayatımda binmedim, binemem de! Aman Allâh’ım, ben bu uçağa nasıl bineceğim?! Üstelik hava da kapalı, hem yağmur hem fırtına var!

Velhasıl mecburuz artık! Sanki korkunun ecele faydası varmış gibi, bir elimdeki bilette yazılı koltuk numarasına bir giriş kapısına baka baka çıkıyorum merdivenlerden yukarı. Kapıdaki güleryüzlü hostesler herkesi “Dobrodošli” diyerek karşılıyorlar ama sıra bana gelince “Willkommen” dediler. Onlara Slovence “Hoşgeldin”, bana ise Almanca. Eh, Sloven olmadığımız siyâh saçlarımızdan belli oluyor tabiî ki.

Uçağımız saat 10:30’da havalandı. Topu topu 1 saat 15 dakika sonra Ljubljana’ya ineceğiz ama gel de sen bunu bana anlat! O 75 dakikanın her saniyesi benim için işkence gibi. Bildiğim tüm dûâ ve sûreleri okuyorum; dudaklarım hiç boş durmuyor, dilimde sürekli Qûr’ân, durmadan okuyorum. Hepsini ölmüşlerimin rûhuna göndersem, yedi ceddime yeter de artar bile! Zaten en muvahhid ve muttaki olduğum saatlerdir, uçak yolculuğu yaptığım saatler. Uçakta olduğum zaman benden daha “dini bütün Müslüman” yoktur dünyada. Dûâlarımı öyle bir içten ve hûşû içinde yapıyordum ki, Şeb-i Arus törenlerine katılan devlet büyüklerimize bile takva yönünden beş çekerdi. Pilot ya da erkek hostes olsaydım, yüzde yüz evliyâ olmuştum. İki kere birden “uçardım” yani...

Şimdi diyeceksiniz ki, “Sen nasıl bir insansın? Hem bu kadar geziyorsun, hem de uçaktan korkuyorsun!”. Ne olmuş yani? Sizin ülkenizde de Adalet Bakanlığı yok mu? Siz önce kendinize bakın! Sıfte derzîyê xwere batırmiş bıkın, sonra ji şujınê başkalariyanre sokmiş bıkın!

Yolculuk boyunca aşağıda tuttuğum başımı iki elimin arasına almışım, dûâ okuyorum. Yanımda oturan Hristiyan “kardeşlerimiz”in hepsi bana bakıyor, yanımdakiler arada bir kolumdan ve dizimden tutuyor, beni sakinleştirmek için. Yahu vurmayın be, dokunmayın bana! Sanki dokunduklarında korkum geçiyor, tam tersine kıpırdadığımda daha beter oluyorum. Ne yapsam bilmiyorum ki? Bir dahakine uçağa binmeden önce Ergenekoncular’ın doktorlarına gidip “Kıpırdarsa ölür” raporu mu alsam ne? Kafamı kaldırdığımda ise bazıları bana bakıp el ve baş işaretleriyle “Sakin ol, korkacak birşey yok” anlamında mesajlar gönderiyor. Demesi kolay tabiî! Uçak arada bir sallanmasa, dediklerini yaparım belki de, o sallantılar bitiriyor beni. Türbülans mıymış neymiş adı, bir gün ondan olacak ölümüm zaten! Arada bir başımı tam kaldırıp etrafa bakıyorum. İnsanlar 10 bin metre yüksekte ne kadar rahat böyle yaa?? Mübarekler, sanki otobüs yolculuğu yapıyorlar. Kimi neşeli neşeli sohbet ediyor, kimi gazetesini okuyor. İyisiniz vallâh, başka bir isteğiniz arzunuz var mı? İsterseniz pilottan rica edelim, şöyle damardan bir Orhan Gencebay çaldırsın, yolculukta iyi gelir! Towbe ıstafila towbe, eyba reş fedla gran!

Almanya’nın Hessen eyaletinin Frankfurt şehrinden saat 10:30’da kalkan uçağımız, saat 11:45’te Slovenya’nın başkenti Ljubljana’daki Ljubljana Jožeta Pučnika Havaalanı (Letališče Jožeta Pučnika Ljubljana)’na indi. Burası küçük bir ülke olan Slovenya’nın yegâne uluslararası havaalanı. Bunu önceden bildiğim için büyük bir şey beklemiştim ama, hiç de öyle değil! İki katlı bir bina, etrafında boş bir alan ve o alanda birkaç tane uçaktan başka birşey yok! Bizim Elâzığ’ın havaalanı bile daha görkemli, pekmez çarpsın ki.

Uçaktan iner inmez, bir sonraki kalkış kapısını aramaya başladık. Sadece bir saat kadar bekleyecektik burada; bir nevî indir – bindir için inmişti uçak. Fakat burası Adriyatik Havayolları’nın merkezi; Slovenya’nın dış dünyayla bağlantısını burası sağlıyor.

Terminalin içine girer girmez, hemen şalterdeki görevlilere, Tiran’a gidecek uçağa hangi kapıdan binileceğini soruyoruz. İki katlı binanın üst katındayız. Önümde benim gibi siyâh saçlı biri var, aynı uçaktaydık, Arnavut olduğu görünüşünden belli; o soruyor, ben de görevlinin vereceği cevabı bekliyorum. Görevli aşağı katı işaret ediyor; oraya doğru hareketleniyoruz. Aşağı kata doğru hareketlenirken, önümde yürüyen ve az önce görevliyle konuşan kişi, arkasını dönüp Almanca olarak, “Arnavutluk aşağıya, Arnavutluk aşağıya!.. Zaten nereye gitsek bizi en aşağıya atıyorlar! Dünya insanların dünyası değil ki, domuzların dünyası!” diyor. Yüksek sesle gülüyorum bu sözlere. Zaten o da sırf ben anlayayım diye bunu kasten Almanca olarak söylüyor. Hemen kaynaşıyoruz ve “aşağıya” doğru birlikte iniyoruz.

İyi oldu bu; buraya kadar yalnız gelmiştim; burdan itibaren bir arkadaşım var.

Bir yandan yürürken, bir yandan da tanışıp arkadaş oluyoruz. İsmi, Enzo Saka bu yol arkadaşımın. 44 yaşında. Babası İtalyan, annesi Arnavut. İsmi İtalyan ismi ve kendisi de Hristiyan. Fakat annesi gibi Arnavut olarak büyümüş. Almanya’da yaşıyor; Dortmund şehrinde bir restoranda bulaşıkçılık yapıyormuş. Tam bir gariban yani.

Sohbet ettik, dertleştik. Bendeki makinâyla birlikte fotoğraflar çektirdik. Zavallı Enzo; Tiran’daki yaşlı annesini görmeye gidiyormuş. Günlerce patronuna yalvarmış, “annem yaşlı ve hastadır, uçak biletleri pahalı, biraz fazla izin ver” demiş ama nafile, patrondan ancak üç günlük izin alabilmiş. Bu kadar kısacık bir süre için dünya kadar yol masrafı! Yazık tabiî, acıdım kendisine. Patronuna saydırıyor da saydırıyor. Patronundan bahsederken sanki bir yaban domuzundan bahsediyor.

O’na ilk defa Arnavutluk’a gideceğimi söylüyorum. Seviniyor; “Ülkemiz güzeldir, seveceksin” diyor. Başımla tasdik ediyorum. Sohbet koyulaştıkça O’na Mavi Marmara hadisesini hatırlatıyorum; gemide olduğumu söylüyorum. Şaşırıyor, hayretle bakıyor bana. Sonra soru yağmuruna tutuyor tabiî; soruları art arda sıralıyor: “Size kötü davrandılar mı?”, “İşkence gördünüz mü?”, “Hapishanede yemek verdiler mi?”... Her verdiğim cevapta İsrailliler’e saydırıyor da saydırıyor. İsrail’e saydırırken, patronuna saydırdığı aynı kelimelerle yapıyor bunu. Demek ki Enzo’nun en kötü kelimeleri bunlar.

Enzo önce patronunu sonra İsrail askerlerini sırayla hallettikten sonra kalkıp biraz yürümek istiyoruz. Zaten küçük bir havaalanı, biraz dolaşıp her tarafını görmek istiyoruz.

Başkent Ljubljana’nın 26 km kuzeyinde, Kranj kentinin 7 km güneydoğusunda, Brnik kentinde bulunan ve Slovenya’nın tek uluslararası havalimanı olan Ljubljana Jožeta Pučnika Havaalanı (Letališče Jožeta Pučnika Ljubljana), kısaca Brnik Havaalanı (Letališče Brnik) olarak da anılıyor.

IATA kodu LJU ve ICAO kodu LJLJ olan bu havaalanı, 1963 yılında hizmete açılmış. Havaalanının daha da genişletilmesi ve modernize edilmesi için 2006 yılında başlatılan inşaat çalışmaları halen sürüyor. Ljubljana Jožeta Pučnika Havaalanı yıllık ortalama 40 bin uçuşa ev sahipliği yapmakta, 1 milyon 300 bin civarında yolcuyu uğurlamakta / karşılamaktadır.

Bizi buraya getiren “Adria Airways” (Adriyatik Havayolları), Slovenya’nın ulusal havayolu şirketi olup, Almanca konuşan sadece 4 şehre sefer düzenliyor. Bunlar Frankfurt (Almanya), Münih (Almanya), Viyana (Avusturya) ve Zürih (İsviçre) şehirleridir.

Dünya üzerinde sadece 6 havayolu şirketi Slovenya’nın başkenti Ljubljana’ya uçmaktadır ki bunlardan biri de Türk Hava Yolları (THY)’dır. Ljubljana Jožeta Pučnika Havaalanı’na uçuş gerçekleştiren havayolu şirketleri şunlardır: Türk Hava Yolları (İstanbul Yeşilköy Havaalanı’ndan), Jat Airways (Belgrad Nikola Tesla Havaalanı’ndan), Montenegro Airlines (Podgorica Havaalanı’ndan), ČSA České Aerolinie (Prag Ruzyně Havaalanı’ndan), Régional (Paris Charles de Gaulle Havaalanı’ndan) ve easyJet (Londra Stansted Havaalanı’ndan). Görüldüğü üzere Slovenya’ya Avrupa dışından hiçbir uçuş gerçekleşmemektedir.

Slovenya’nın başkenti Ljubljana’nın benim hayatımda çok ama çok özel bir yeri vardır: Vatandaşı olduğum ülkenin başkentini, yani Ankara’yı saymazsak, Ljubljana, benim dünya üzerinde gördüğüm ilk başkenttir. 1982 yazında arabayla izne gidip gelirken buradan geçmiştik. O tarihten sonra buraya ilk gelişim; aradan – dile kolay – tam 28 sene geçmiş ve ben tekrar Ljubljana’dayım.

Gerçi o tarihte Slovenya diye bir ülke yoktu, Ljubljana da sıradan bir şehirdi. O dönemler kocaman bir Yugoslavya vardı ve bu Yugoslavya’nın başkenti de Belgrad’dı. İşte bu yüzden, Yugoslavya’nın parçalanmasına kadar benim için “dünyada gördüğüm ilk başkent”, hep Belgrad olarak kalmıştı. Ancak Slovenya’nın bağımsızlığını kazandığı 25 Haziran 1991 tarihinden beri “dünyada gördüğüm ilk başkent” artık Belgrad değil, Ljubljana.

“Adını Arayan Coğrafya” kitabında Ljubljana şehrinden şöyle söz edilmektedir: “Slovenya’nın başkenti ‘Ljubljana’, ülkenin tam ortasında, Gorenjsko bölgesindedir. Sava Nehri üzerindeki şehir, Avrupa’daki gurbetçilerimizin karayoluyla Türkiye’ye gelirken yol üzerindedir. Fuar kenti olan Ljubljana, 1320 yılında şehir oldu. 1918 yılına kadar Avusturya şehri idi ve Almanca adı olan ‘Laibach’, o dönemden kalmadır. 1918’de Yugoslavya’ya bağlandı.” (sayfa 122)

“Adını Arayan Coğrafya” kitabında Kranj şehrinden ise şöyle söz edilmektedir: “Ülkenin kuzeyinde, Gorenjsko bölgesinde, Sava Nehri üzerindeki ‘Kranj’ şehrinin Almanca adı ‘Krainburg’dur. Bu da Avrupa’daki gurbetçilerimizin ‘izin yolu’ üzerindedir.” (sayfa 122)

Slovenya’nın başkenti Ljubljana’dan saat 13:15’te havalandık. Frankfurt – Ljubljana arası 1 saat 15 dakika sürmüştü; Ljubljana – Tiran arası ise 1 saat 25 dakika. Yani sadece 10 dakika daha fazla. Ljubljana, çok ilginç, Frankfurt ile Tiran’ın tam ortasında.

Hırvatistan, Bosna – Hersek, Karadağ ve Adriyatik Denizi üzerinde uçarak Arnavutluk’a doğru yol alıyorduk. Uçak Adriyatik Denizi üzerindeyken gözümü camdan ayıramıyordum; aşağıdaki muhteşem suyu seyrediyordum. Şu insanoğlu ne tuhaf hakikaten! Ben de sonuçta bir insanoğlu olduğuma göre ben de tuhafım tabiî ki. Uçağın içinde korkudan gözlerimi açıp etrafıma bakmaya bile cesaret edemezken, uçak deniz üzerine geldiğinde gözlerimi pencereden ayırmıyordum. Bırakın korkuyu, nerdeyse “Şu pencere açık olsaydı da şurdan aşağı atlasaydım” diyesim geliyordu. Su olunca herşey değişiyordu benim için. Karşımda deniz, göl veya nehir olunca ben başka bir insan oluyordum, her şey de başka bir şey oluyordu.

Deniz bitip Arnavutluk başladıktan sonra da rahattım artık; korku gitmişti. Tamamen dağlık bir ülke olan Arnavutluk’un muhteşem dağlarını seyredecektim, uçak iniş yapana kadar. Öyle de yaptım. Dağlık bir ülkeyi havadan seyretmenin zevki de bir başkaymış gerçekten.

Uçağımız saat 14:40’ta Arnavutluk’un başkenti Tiran’a, Tiran Uluslararası Rahibe Teresa Havaalanı (Tirana Aeroporti Nënë Tereza)’na indi. 

Kemerlerimizi çıkarıp, yukarıdaki çantalarımızı almak için ayağa kalktığımızda Enzo ile göz yordamıyla biribirimizi aradık. Bulunca da karşılıklı tebessüm ettik. Fukara Enzo; dil bilmez, yol yordam tanımaz birine kendi memleketinde yardımcı olacak ya, yaptığıyla gurur duyuyor haliyle. Ne de olsa burası “Komünizm’in Avrupa’da en çok dayanan kalesi” Arnavutluk, Enzo da proleter. Üstelik CHP gibi çift sarılı yumurta solcusu da değil, Roni Margulies gibi harbi solculardan. Eh, ben de pek burjuva sayılmam yani. Hem TÜSİAD Hanımefendi gibi halay çekmesini de bilmem. Hani nasıl derler, “Arnavutluk Mala Meye”... Enzo da bizim, Rahibe Teresa da bizim, İbrahim Rugova da bizim!

Uçaktan Enzo ile birlikte indik, sohbet ede ede terminale gidiyoruz. Enzo, “Arkadaşların gelip seni alana kadar ben yanındayım, merak etme, rahat ol” havasında! Garibim, sanırım bütün zamanını mutfakta bulaşık yıkayarak geçirdiği için dışarıda pek kimseye iyilik yapma fırsatı olmuyor. Yahu Enzo abê, anladım iyilik yapmak istiyorsun tamam, ama bana çocuk muamelesi yapmasan, olmaz mı? Küçücük bir ülkede kaybolacak halim yok ya! Arnavutluk dediğin ne ki; başkenti Tiran’dır, geri kalanı virandır.

Arnavutluk’un yegâne uluslararası havalimanı olan Tiran Uluslararası Rahibe Teresa Havaalanı (Tirana Aeroporti Nënë Tereza), aynı zamanda Arnavutluk ordusu hava kuvvetleri tarafından da kullanılıyor. Sadece sivil yolcu uçakları değil, askerî uçaklar da inip kalkıyor. Havaalanı, başkent Tiran (Tirana, Tiranë)’ın 17 km kuzeybatısında, Rinas köyünde bulunuyor ve bu yüzden eskiden “Rinas Havaalanı” olarak anılıyordu.

IATA kodu TIA ve ICAO kodu LATI olan bu havaalanı, 1958 yılında hizmete açılmış. Tiran Uluslararası Rahibe Teresa Havaalanı yıllık ortalama 20 bin uçuşa ev sahipliği yapmakta, 1 milyon civarında yolcuyu uğurlamakta / karşılamaktadır. Havaalanının üzerinde oturduğu toplam arsa, 2750 m × 45 m’lik asfalt bir alan. Sadece tek terimali olan havaalanında toplam 950 kişi çalışmaktadır ki, bunların 250’si memur.

Tiran Havaalanı, özellikle son yıllarda gerçekleştirilen inşâ çalışmalarıyla oldukça modernleştirilmiş. Havaalanının terminali yolcular için daha da modernleştirilerek ve burada yeni café ve restoranlar açılarak 21 Mart 2007’de yeniden hizmete açılmış. Dışarıda ise yolları genişletilip burada arabalar için daha geniş park alanları oluşturulmuş. Ayrıca bir kanalizasyon arıtma tesisi kurulmuş.

Arnavutluk havayolu şirketi olan “Albanians Airlines”in merkezi olan, ayrıca “ucuz uçak seferleri düzenleyen” bir şirket olan “Belle Air”in de merkez olarak kullandığı Tiran Uluslararası Rahibe Teresa Havaalanı, ağırlıklı olarak komşu ve yakın ülkelerle arasında uçak seferlerine muhatap olmaktadır. Almanca konuşan ülkelerin şirketleri arasında, sadece “Lufthansa” (Münih Franz Josef Strauß Havaalanı’ndan) ve “Austrian Airlines” (Viyana Havaalanı’ndan) Tiran’a sefer düzenlemektedirler.

Arnavutluk’un başkenti Tiran’daki bu havaalanı, 1958 tarihinde Sovyetler Birliği (SSCB) tarafından, eski havalimanı olan Lapraka Havaalanı’nın hemen bitişiğinde inşâ edildi ve ilk başlarda haftada sadece birkaç sefer için kullanılıyordu. Tiran Havaalanı, o dönemlerde sadece “komünist kardeş ülkeler”e ait havayolu şirketleri tarafından (örneğin Aeroflot, JAT, TAROM, Interflug, Malev gibi) kullanılan bir havalimanıydı. 1986 yılında ilk kez “kapitalist bir ülke”den, İsviçre’den “Swissair” buraya sefer düzenledi. 1992 yılında ise Arnavutluk kendi havayolu şirketini kurdu; ki o tarihe kadar, yoktu yani! Burası Sovyet havayolu şirketine bağlı bir havalimanıydı. Komünizm’in yıkılışından sonra Tiran Havalimanı da hareketlendi tabiî ki; bir önceki döneme oranla kat be kat daha fazla uçuşlara tanıklık ediyordu artık.

Ama işte, insanoğlunun genlerinde mi vardır nedir, bir kere köleliğe, sömürülmeye alışmamış olsun! Bağımlılık yapıyor sanki! Başkalarına kölelik yapmaya alışmış olanlar, bünye olarak özgür kalmayı kaldıramıyorlar, illâ ki başlarında bir efendi olacak, başlarında kölelik yapacakları bir güç olacak! Komünizm’in ve SSCB’nin sultasından kurtulan eski komünist ülkelerin “gönüllü olarak” Amerikan emperyalizmine kölelik yapmaya başlamalarını başka türlü nasıl izah edebiliriz ki?

SSCB sultasından daha 1992’de kurtulan Tiran Havaalanı, aradan 7 yıl gibi kısa bir süre geçtikten sonra, 1999 yılında bu kez ABD sultası altına girer. “Kosova Savaşı” nedeniyle ABD hava ordusu, Tiran Havaalanı’nın bütün kullanım ve işletim hakkını eline alır. ABD ordusu, Tiran Havaalanı’nı “sivil uçuşlara” kapatır! Evet, yanlış okumadınız. Kosova’daki savaş nedeniyle Tiran Havaalanı’ndan sadece ABD savaş uçakları iniş – kalkış yapmaktadırlar artık. O Tiran ki, ondan daha birkaç yıl önce, Avrupa kıt’âsında ABD emperyalizminin giremediği tek başkent idi. 2001 yılında ise Kanada Devleti tarafından havaalanı restore edilir ve modernleştirilir.

2003 yılında, o tarihe kadar “Rinas Havaalanı” olarak anılan havalimanının ismi, dünyanın en meşhur râhibesi ve Arnavut olan Rahibe Teresa’nın ismi verilerek