Duyuru

Srebrenitsa: Kana bulanmış gümüş

  /   4115   /   28 Ağustos 2014, Perşembe

 Yazdır

  

İsmini, gümüş anlamına gelen, "Srebren" kelimesinden alan Srebrenitsa, maden rezervleri, şifalı suları ve tüccarlarıyla meşhur Katolik kasabalarındandı.

Gümüş kana bulanıyor

Ortaçağın son dönemlerinde, Ragusalı tüccarların, Alman madencilerin ve Fransisken keşişlerin yoğun ilgi gösterdiği, Batı Balkanların en müreffeh kentlerinden biri olarak tanınmıştı.

Srebrenitsa, Bosna’nın diğer şehirleri gibi, on beşinci yüzyılda Osmanlı topraklarına dâhil oldu. Ancak büyük bir Katolik Alman ve Ragusalı nüfusa sahip olan Srebrenitsa`nın İslamlaşması, hiçbir baskı olmaksızın, halkın kendi arzusuyla gerçekleşti. Hiçbir zaman kitleler halinde bir din değiştirme olmadı. İslamlaşma, kuşaklar boyu devam etti. On altıncı yüzyılın ortalarında bile nüfusunun üçte ikisinin hala Katolik olduğu düşünülecek olursa, bölge halkının ne kadar geniş bir dini özgürlüğe sahip olduğu daha iyi anlaşılabilir.

Srebrenitsa, Orta Çağ ve Osmanlı dönemi kadar olmasa da, eski Yugoslavya döneminde de Balkanların uğrak noktalarından bir tanesi oldu. Ancak, 1992 yılında başlayan Sırp saldırganlığı sebebiyle Srebrenitsa, insan dışkısı kokan dev bir mülteci kampına dönüşmüştü.

1995 yılı yazına gelindiğinde, yaklaşık üç senedir devam eden kanlı şarlatanlığın sonuna yaklaşıldığını fark eden Pale yönetimi, Bosna-Hersek Hükümeti’ni sıkıştırarak, moral gücünü zayıflatmak ve diplomatik açıdan yenilgiye uğratmak için elindeki tüm silahlı güçleriyle ölüm kusmaya devam ediyordu. Sırpların amacı, BM kuvvetlerine destek vermek üzere Bosna’ya gelmesi planlanan “Müdahale Kuvvetleri” gelmeden, kendilerine yakışır bir final yapmaktı. Bu amaç doğrultusunda, 819 [16 Nisan 1993] ve 824 [6 Mayıs 1993] sayılı BM Güvenlik Konseyi kararlarıyla, “Güvenli Bölge” ilan edilen Srebrenitsa’ya yöneldiler.

6 Temmuz sabahı General Ratko Mladiç komutasındaki Sırplar, Srebrenitsa’yı tank ve top ateşiyle ağır bombardımana tuttular. Sırpların taarruza kalkacakları istihbaratı hem CIA, hem de İngiliz General Rupert Smith başta olmak üzere tüm Birleşmiş Milletler yetkililerine ulaşmıştı. Ancak BM yetkilileri bu tehlikeyi umursamadı.

Bu esnada Slobodan Miloşeviç’in eski korumalarından Nasır Oriç, “Torbari” adı verilen direniş örgütüyle birlikte, Srebrenitsa’yı elinden geldiğince savundu. Ancak, Sırpların korkulu rüyası haline gelen Naser Oriç, Srebrenitsa işgal edilmeden günler önce Srebrenitsa’dan Tuzla şehrine gönderildi. Naser Oriç bu gönderilme olayını şu şekilde ifade ediyor: “Askerlerimiz cahilliğinden, sanki bir şey yapacakmışız gibi, beni Tuzla’ya çağırdılar. Ama bir şey yapmadık. Srebrenitsa… Bu benim içimdeki en büyük yaradır. Ne kadar yaşayacağım bilemiyorum ama sanırım beni öldürecek tek yara budur. O savaşta olmadığım için çok üzgünüm.”

Uzun süredir kuşatma altında bulunan Srebrenitsa’da, ilaç, gıda ve elektrik sıkıntısı hat safhaya ulaşmıştı. İnsanlar kimi zaman hayvanlara verilen yemlerden, kimi zaman otlardan yiyerek hayatta kalmaya çalışıyorlardı. Günde ortalama 30-40 kişi açlık, soğuk, hastalık ve askeri saldırılar sonucu yaşamını yitirmekteydi. Cephane ve yiyecek tükenmeye yüz tutunca, doğal olarak, direniş gücü de düştü.

Sırp tankları, 9 Temmuz 1995 günü, Hollandalı askerler tarafından korunan BM ileri karakolunu geçtiler ve 32 Hollanda askerini rehin aldılar. Hollandalı Yarbay Tom Karremans’ın, NATO hava harekâtı talebi birkaç gün bekletildi. 11 Temmuz’da harekete geçen NATO uçaklarının sadra şifa bir hava saldırısı da olmadı: İki Sırp tankı vurulduktan sonra saldırının durdurulması talimatı verildi. Zira Sırplar, 32 Hollanda askerini öldürme tehdidi savuruyordu. Anlaşılan o idi ki, güvenli bölgelerdeki BM birliklerinin, Sırp Ordusu’nun saldırılardan zarar görmesine mani olacak canlı kalkan vazifesi görmesi tasarlanmıştı.

10 Temmuz’da savunma hatlarına yeniden saldırmaya emri veren Maldic, planladığı katliamı sevk ve idare etmek üzere Srebrenitsa’ya geldi. Bu esnada Srebrenitsa’da görevli Hollandalı askerler aldıkları emir doğrultusunda tek kurşun atmadan Potoçari kampına çekildiler.

İyi derecede İngilizce bildiği için 1993 yılında BM askerlerine tercümanlık yapmak için NATO bünyesinde işe başlayan Hasan Nuhanoviç, yaşananları şu şekilde ifade ediyor: “Srebrenitsa’daki Boşnaklar, kendilerini koruyan BM askerlerine güvenmekle en büyük hatayı yaptılar. Sırplar, adım adım şehre yakın köyleri alıyor, kenti bombalıyorlardı. Bunlar olurken BM komutanları, “Korkmayın, siyasi çözüm bulununcaya kadar korumamız altındasınız. Sırplar saldırırlarsa uçaklarımızla onları bombalarız.” diyorlardı. Fakat 6 Temmuz’da dört bir taraftan şehre saldırdılar. BM askerleri tek bir kurşun bile atmadılar. Üstelik kendini savunmak isteyen Boşnaklara, ellerindeki az sayıdaki silaha da el koyarak engel oldular.”

Srebrenitsa’nın 11 Temmuz 1995’de düşmesi, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da yaşanan en büyük sivil katliamın da başlangıcı anlamına geliyordu. General Ratko Mladiç liderliğindeki Sırplar, sabah saat 04.15’de, hiçbir direnişle karşılaşmadan şehre girdiler. Mladiç, soykırıma girişmeden çok kısa bir süre önce, şehrin sokaklarında dolaşırken karşısına çıkan bir kameraya aynen şunları söylüyordu: “İşte 11 Temmuz 1995’de Srebrenitsa’dayız. Diğerlerinden daha büyük bir günün arifesindeyiz. Bu şehri Sırp halkına hediye ediyoruz. Ve nihayet, isyanların ardından, bu bölgede Türklerden intikam alma zamanı geldi.”

Bu sözlerin ne anlama geldiğinin canlı şahitlerinden bir tanesi Srebrenitsa kentinin üzerindeki Kutuzero köyünde yaşayan Ramiza Ayşiç’di. 11 Temmuz 1995’de Ratko Mladiç komutası altındaki Sırp güçler Srebrenitsa’yı ele geçirdiklerinde, Ramiza Ayşiç, oğulları Muyo ve Halil ile birlikte, Birleşmiş Milletler gücü bünyesinde görev yapan Potoçari’deki Hollanda taburuna sığınmıştı. Bosna-Hersek’in Dnevni Avaz gazetesi çalışanlarından Almasa Haciç, Ayşiç’in yaşadıklarını, onun ağzından şu şekilde anlatıyor: “Çok büyük bir kalabalıktı. Hava çok sıcaktı ve su yoktu. Çocuklu bir kadın, içinde iki günden beri ulunduğumuz BM üssünün yaklaşık beş yüz metre uzağındaki çeşmeden bir şişe su getirmesi için oğlum Muyo’ya rica etti. Çeşme, ona “beyaz ev” olarak hitap ettiğimiz bir zamanlar otobüs şöförlüğü yapan Mehan isimli şahsın mülkiyetinde olan bir evin avlusundaydı. Oğlum su almaya gitti. Yaklaşık bir sat bekledim ve oğlum dönmeyince onu aramaya gittim. Su almak üzere beyaz eve giden, adeta çılgına dönmüş bir kadın bana yolda rastlayarak, Sırp askerlerinin oğlumu bıçakla keserken gördüğünü söyledi. Buna inanmak istemedim, koştum ve o evin önüne geldiğimde, avluda kanlar içinde yatan oğlumu gördüm. Kafasından tutum, kafa ise bedenden ayrılıp elimde kaldı. Koşuyor ve elimde halen sıcak olan kafasını tutuyordum. Kafanın altındaki damarlar kımıldıyor, gözleri ise açık, sanki bana bakıyordu. O sırada evden elinde kanlı bir bıçak bulunan bir adam çıktı. Adamın üzerindeki deri kasap önlüğü ise tamamen kanlar içerisindeydi. Ona oğlumu neden kestiklerini sordum. O ise elimdeki başı hemen atmamı, aksi takdirde beni de keseceğini söyledi. Allah’ın adına yemin ediyorum ki, adamın çıktığı kapıya baktığımda, içeride bir yığın kesilmiş insan kafası daha gördüm. Bundan sonra nelerin olduğunu bilmiyorum, çünkü bayılmışım. Kendime geldiğimde, her tarafım ıslaktı, herhalde üzerime su dökmüşlerdi. Olduğum yerde birkaç saat boyunca hareketsiz kaldım. Akşama doğru ise, diğer insanların da bulunduğu BM üssüne doğru hareket ettiğimde, beyaz evin arkasında yüzleri toprağa doğru çevrili olan ve enselerinden kesilmiş sekiz erkeği gördüm. O sırada insanların gözlerinden de kan akabildiğine ilk defa şahit oldum.”

Ramiza Ayşiç, kendi aile fertlerinden birinin katledildiğine şahit olan binlerce Srebrenitsa’lı kadından sadece bir tanesi. Oğlunun, eşinin, kardeşinin, nasıl katledildiğinden habersiz olanlar ise, toplu mezarlardan çıkarılan parçalanmış cesetlerin şahidi oldular.

12 Temmuz’da kadın ve çocukları Tuzla’ya nakledecek otobüsler Srebrenitsa’ya geldi. 23 bin kadın ve çocuğun nakli tam 30 saat sürdü. Sırplar, 12–77 yaş arasındaki erkekleri alıkoydular. Bir gün sonra, 13 Temmuz’da, Hollandalı askerleri ise serbest bıraktılar. BM ve Sırplar arasındaki görüşmeler neticesinde Hollandalı askerlerin şehirden ayrılmalarına müsaade edildi. İstediklerini alan Sırpların önünde artık hiçbir engel kalmamıştı. Sırplar, Srebrenitsa ve çevresinde on bin masum silahsız sivili katlettiler. Bugüne kadar cesetleri birleştirilerek bir cenazeye sahip olan Boşnak Müslümanların sayısı ise 8 bin 372.

Sırplar, Potaçari’de silahsız Müslümanları kurşuna dizerken, şehri terk eden Hollandalı tabur komutanı Yarbay Tom Karremans ve General Kees Nicolai, Sırp General Ratko Mladiç’le şakalaşıyor, şerefe kadeh kaldırıyorlardı. Mladiç’ten aldığı hediye karşısında duygulanan Hollandalı komutan Karremans’ın, “Bu hediye eşime mi” sorusuna, Mladiç başını sallayarak onay veriyordu. Bu alçaklık, daha sonra ortaya çıkan video görüntüleriyle ispatlanmıştı.

Tanıkların dilinden…

Dönemin ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Holbrooke Srebrenitsa’da yaşananları şu şekilde anlatıyordu: “Mladiç her üç kenti (Srebrenitsa, Zepa ve Gorazde) haritadan silip, Doğu Bosna’yı baştanbaşa Sırp toprağı yapmaya karar verdi. Bir hafta boyunca, Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana gördüğü en büyük kitlesel cinayetler dizisi yer aldı ve dış dünya bu trajediyi durdurmak için hiçbir şey yapmadı. Mladiç kuvvetleri binlerce Müslüman öldürdüler. 12-16 Temmuz 1995 tarihleri arasında Srebrenitsa’da öldürülen Bosnalı Müslüman sayısı 7 bin 79 idi. Bu kurbanların çoğu silahsızdı. Çoğu ya pusu kurularak, ya da idamlarda öldürülmüşlerdi.”

Sırpların gerçekleştirdiği katliamları seyretmekten öte gitmeyen BM Barış Gücü’ne bağlı Hollandalı askerlerden oluşan birlik, 21 Temmuz’da tüm yiyecek, ilaç ve silahları kampta bırakarak bir konvoy eşliğinde Zagreb’e nakledildi. Burada da Hollanda’dan özel uçakla getirtilen bir orkestra eşliğinde çılgınlar gibi eğlenen Hollandalı askerler körkütük sarhoş oluncaya kadar içtiler. Onlar, olan biteni umursamadan eğlencelerine devam ederken, katliamdan kurtulmak için dağlara kaçan ve Tuzla’ya ulaşmaya çalışan binlerce Boşnak Müslüman, Sırp Çentikler tarafından, vahşi hayvanlar gibi boğazlanmaktaydı.

Katliamına bizzat tanıklık eden ve ailesi de Sırplar tarafından katledilen Hasan Nuhanoviç, yaşadıklarını şu sözlerle ifade ediyor: “Şehri ele geçiren Sırp askerleri, bir merkezde topladıkları kadın ve erkekleri önce ayırdı. Sonra erkekleri dışarı çıkardılar. Bir kısmını hemen orada öldürdüler, bir kısmını da ormana doğru götürdüler. Kadınların otobüs ve kamyonlara doğru koşmalarını istediler. Boşnakları korumakla sorumlu Hollanda askerler, Sırp Çetniklerden emir alıyordu. Sırpların bir kısmı BM üniforması giymişti. 13 Temmuz’da içinde kardeşimin de olduğu 5 bine yakın Boşnak’ı toplama merkezinden çıkardılar. Merkezin önünde erkekleri öldürdüler. Aynı gün aynı yerde hem annemi hem de kardeşimi kaybettim. Hollandalı askerlerin Boşnaklara yaptığı en büyük kötülük, olup bitenleri gizlemeleriydi. Dünya, burada ne olduğunu uzun süre öğrenemedi.” Sırp Çentiklerin, Boşnakları öldürürken “Türklerden intikamımızı aldık” diye konuştuğunu belirten Hasan Nuhanoviç, çok ilginç bir tespitte de bulunmaktadır: “Sırplar bizi taşıdığımız Türk isimlerimizden dolayı öldürdüler.”

Bosna Savaşı’ndan önce, Srebrenitsa’nın nüfusu; 20 bini Boşnak, 8 bini Sırp ve geri kalanı da Hırvat ve diğer etnik gruplardan olmak üzere, 36 bin kişiydi. Savaş sırasında diğer yerleşim yerlerindeki Boşnaklar da Srebrenitsa’ya sığınınca nüfus yaklaşık 50 bine ulaşmıştı. Srebrenitsa’nın bugünkü nüfusu ise sadece 10 bin kişidir. Srebrenitsa’daki bu rakamsal değişim bile yaşanan vahşetin anlaşılması için yeterli bir göstergedir.

Sırpların esir aldığı erkeklerin birçoğunun izine bir daha rastlanamadı. İki hata içerisinde, Sırbistan tarafındaki kaynaklardan, binlerce erkek Bratunac kasabasında öldürülmüş olduğuna dair raporlar gelmişti. ABD tarafından daha sonra kamuoyuna bilgileri sunulan hava fotoğraflarında Srebrenitsa civarında dört toplu mezar olduğu tespit edilmişti. Bu toplu mezarlarda dört bin kadar erkek ve erkek çocuğun cesedi olduğu tahmin edilmekteydi.

BM İnsan Hakları Raportörü Tadeusz Mazowiecki, Sırp Çentiklerin bu kanlı şarlatanlığını şu şekilde tanımlıyordu: “Sivil halka yönelik saldırılarla, cinayetlerle ve tecavüzlerle, ancak barbarca olarak tanımlanabilecek kadar muazzam çapta olan çok ciddi bir insan hakları ihlalidir bu.” Mazowiecki, bu raporu hazırladıktan kısa süre sonra görevinden istifa etti.

Srebrenitsa’da yaşanan insanlık dışı olaylar, vicdan sahibi her insan gibi Rahmetli Aliya İzzetbegoviç’i de fazlasıyla etkilemişti.  Aliya İzzetbegoviç, savaş ardından kendisine yöneltilen bir soru üzerine, Srebrenitsa katliamı hakkında şunları söylüyordu: “Sadece beni değil tüm Bosna-Hersek Müslümanlarını derinden sarsan en önemli olay 1995 Temmuz’unda birkaç gün içinde 7-8 bin insanımızı kaybettiğimiz Srebrenitsa katliamıdır. Bu aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan en büyük sivil katliamıdır.”

Srebrenitsa’nın düşmesinden iki ya da üç gün sonra iki Çetnik arasındaki bir telefon konuşmasını dinleyen rahmetli Aliya İzzetbegoviç, duyduklarını şöyle anlatıyordu: “Biri: “Dün onları temizledik” deyince  Öteki: “Kaç kişiydiler, otuz kadar var mıydılar?” diye sordu. İlki “iki sıfır ekle” diye cevapladı. Bu kaydın başkanlık arşivinde bulunduğunu sanıyorum.”

Srebrenitsa toprakları, on dördüncü yüzyılda gümüş madenleri ve şifalı suları için kazılırken, bugün, bedeni parçalara ayrılmış ve ayrı ayrı yerlere gömülmüş Boşnak şehitlerin, bir mezar sahibi olabilmesi umuduyla kazılıyor.

Boşnak Müslümanlar, yıllardır, bir yandan kazıyor, bir yandan da “uygar dünyaya” şu soruyu soruyorlar: Saraybosna, Bihac, Gorazde, Zepa, Tuzla ve Srebrenitsa, BM Güvenlik Konseyi’nin 819 ve 824 sayılı kararlarıyla, "Güvenli Bölge" ilan etmesine rağmen, tüm bunlar nasıl ve neden yaşandı?

Kaynakça

Uluslararası Suçlar: Bosna-Hersek Örneği, Sevin Elekdağ, Erhan Türbedar, ASAM-İKSAREN, Ankara, 2008.

Pod Zastavom Un-a, Medunarodna zajednica zlocin u Srebrenici, Hasan Nuhanoviç, BZK Preporod, Sarajevo, 2005.

Tarihe Tanıklığım, Aliya İzzetbegoviç, Kalsik Yayınları, 2003.

Konuşmalar, Aliya İzzetbegoviç, Kalsik Yayınları, 2005.

Köle Olmayacağız, Aliya İzzetbegoviç, Fide Yayınları, 2007.

Bosna’nın Kısa Tarihi, Noel Malcolm, Om Yayınevi, İstanbul, Aralık 1999.

  

Yorumlar