Duyuru

Bosna’da soykırım devam ediyor

Röportajlar - Röportajlar

  /   1814   /   01 Ocak 2014, Çarşamba

 Yazdır

  

 

Milli Gazete yazarlarından Ayhan Demir Toplu Mezarları Araştırma Başkanı aynı zamanda Demokratik Eylem Partisi Milletvekili Amor Masovic ile soykırım sonrası yaşananları konuştu..

  • “Bosna’da soykırım devam ediyor” -

Soykırımın üzerınden tam 14 yıl geçtiAmor Masovic: Sırp Cumhuriyeti'nde, toplu mezar bulunmayan toprak parçası yok!

Soykırımın üzerinden tam 14 yıl geçti. Ancak Sırp Çetnikler tarafından şehit edilen Boşnaklar, her gün bir yenisi bulunan toplu mezarlardan çıkartılmaya devam ediyor. Bu durumu "devam eden soykırım" olarak adlandıran Bosna-Hersek Kayıplarını Araştırma Komisyonu Başkanı Amor Masovic ile Srebrenitsa (Srebrenica) soykırımını, kayıpları ve toplu mezar arama çalışmalarını konuştuk. Hüzün ve zaman zaman göşyaşları arasında gerçekleştirdiğimiz bu söyleşinin her satırını ilgiyle okuyacağınızı düşünüyoruz.

Sayın Masovic, çok yoğun bir mesainiz olduğunu biliyorum. Bu sebeple, söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim. İsterseniz öncelikle Amor Masovic kimdir sorusunun cevabı ile başlayalım...

1955 yılında, Osmanlı zamanında kurulan ve Saraybosna'nın (Sarajevo) en eski mahallelerinden biri olan, Bistrik'te dünyaya geldim. Baba tarafım Sancak'taki (Sandzak) Priyepolye (Prijepolje) şehrinden, annem ise Zenitsa (Zenica) yakınlarındaki Yepçe'den (Jepce). İlkokulu, liseyi ve hukuk fakültesini Saraybosna'da bitirdim. Asıl mesleğim avukatlık.
Ailemden dokuz kişi avukatlık mesleğini tercih etti. Ben ailemde avukatlığı tercih eden üçüncü kuşak temsilcisiyim. Bir süre rahmetli babamın ve rahmetli amcamın hukuk bürosunda avukat olarak çalıştım. Onlar emekliye ayrıldıktan sonra kardeşimle birlikte hukuk bürosunu devraldık. Sırplar ve Hırvatlar Bosna-Hersek'e saldırmaya başlayınca avukatlık bürosunu kapatmak zorunda kaldım. Şuan iki çocuğum var. Her ikisi de Hukuk Fakültesinde öğretim görüyorlar. İnşallah onlar da avukat olacak ve aile mesleğimiz haline gelen avukatlığı dördüncü nesilde devam ettirecekler.
Sırplar, 1992 yılında Saraybosna'ya saldırdığında, uluslararası hukuk, medeni hukuk ve savaş hukuku ile birlikte Cenevre Sözleşmeleri'ni bildiğim için Rahmetli Aliya İzzetbegovic'in kurduğu hükümet tarafından Devlet Savaş Esirlerini Değiştirme Komisyonu'na davet edildim. Bu komisyonun ana görevi bütün esir olan Boşnakları, en küçük bebeklerden yüz yaşındaki ihtiyarlara kadar, bize saldıran işgalcilerin elinden kurtarmaktı.
Benim o yıllarda isteğim savaş süresince bu komisyonda çalışmak ve savaş bitiminde tekrar avukatlık mesleğime geri dönmekti. Fakat öyle olmadı. Bir süre esir değiştirme komisyonu üyeliğinin ardından, başkan vekilliği ve başkanlık yaptım. Savaşı durduran Dayton Antlaşması imzalandıktan sonra da komisyondaki görevimi sürdürdüm.
Dayton Anlaşması imzalanıp ateşkes ilan edildikten sonra, kamplarda ve hapishanelerde bulunan birçok esirin kaybolduğunu öğrendik. Dolayısıyla bu kişiler esir statüsünden, hukuki olarak, kaybolmuş insanlar statüsüne geçtiler. Savaşta yakınları kaybolanların aileleri; anneleri, çocukları savaş esnasında olduğu gibi savaş sonrasında da ailelerini bulmamız için bize gelip ricada bulunuyorlardı. Böylece aramaya devam ettik. O kişileri bulmak gerekiyordu. Açıkçası ben de bu görevi bırakmak istemiyordum. Çünkü bu görevi bırakmam için yeterli bir gerekçeye sahip değildim. Savaş sırasında hayatta olanları; esir kamplarında ya da hapishanede olanları ararken, savaştan sonra ölüleri ölüm sebepleriyle birlikte aramaya başladık. 1996 yılında Bosna-Hersek'te kaybolan kişi sayısının tam 27 bin 734 olduğunu öğrendik. Kaybolanların çoğunluğu, asker olmayan, sivil erkek, kadın ve çocuklardı. Halen akıbetinden haberdar olmadığımız yine birçok insan var.

Kayıp ve toplu mezar arama çalışmalarına ne kadar süredir katılıyorsunuz? Başkanlığını yürüttüğünüz komisyonun görevlerinden bahseder misiniz?

1996 yılından itibaren kayıpları ve toplu mezarları arama çalışmalarına katıldım. 1996 yılından itibaren, entitenin diğer sınırları içine girme imkânı ortaya çıkınca, her yere dağılmış olan toplu mezarları araştırmaya başladık. İlk toplu mezarları, ikinci toplu mezarları, tek kişilik veya birkaç kişiye ait mezarları araştırıyoruz.

İkinci toplu mezarlar derken?..

Evet, Sırplar, insanları öldürdükten sonra bir yere gömüyorlardı. Sonra yerleri tespit edilemesin diye başka bir yere naklediyorlardı. Biz bu insanların öldürülüp gömüldükleri yere ilk toplu mezar, nakledildikleri yerlere ikinci toplu mezar diyoruz. Savaş devam ederken de, kayıp insanları bulmak için çalışıyordum. O dönemde diğer tarafa gidip arama yapamıyorduk ama bize ara sıra öldürülen insanların, özellikle askerlerin, naaşlarını teslim alıyorduk. Bununla birlikte Saraybosna'nın Grbavitsa (Grbavica) bölgesinde katledilen, Zvornik'te, Vişegrad'ta (Visegrad) ve Bosna'nın işgal altındaki diğer bölgelerinde öldürülen insanların naaşlarını teslim alıyorduk. O yılları da sayarsak 1994'den beri bu görevi yapıyorum.

Yaptığınızı iş değil, görev olarak adlandırıyorsunuz. Bu gerçekten çok ilginç...

Evet, yaptığım şeye iş değil, görev diyorum. Çünkü ben bunu bir görev olarak görüyorum. Kendime ve beni takip eden, benimle birlikte çalışan insanların önüne koyduğum bir görev. Bence savaş sırasında kaybolan tüm bu insanlar, ölü veya diri, bulunmayı hak ediyorlar. Gerçek mezarlarını, isimlerini, mezar taşlarını, onurlarını ve geçmişlerini hak ediyorlar.
Yakın akrabasını veya çok sevdiği birini kaybeden bir insan, hiçbir zaman yaşadığı acıları unutamaz. Ancak en azından kayıplar bulunur ve sevdiklerinin birer mezarı olursa, sevdiklerini kaybettikleri gün hayat ile aralarındaki bağı koparan bu insanların, biraz olsun acıları hafifler, biraz olsun hayatları normalleşir.

Sayın Masovic, ismini sahip olduğu gümüş madenlerinden (Srebren) alan Srebrenitsa, 1995 yılında itibaren, kan ve kızıl ile hatırlanır oldu. Bu ufak ve yorgun şehirde neler yaşandı?

Srebrenitsa, Birleşmiş Milletler korumasında bulunan ve güvenli bölge statüsü verilen küçük bir şehirdi. Şehrin nüfusun yüzde 80 gibi büyük çoğunluğu Boşnaklardan oluşuyordu. 10 Temmuz 1995 tarihinde Sırp Çentikler, şehri kuşattılar. Bazı BM askerlerini rehin alarak, Koruma Gücü'nün Srebrenitsa'yı terk etmesini istediler. UNPROFOR'un Fransız Generali Bernar Zanvije, Sırp tehdidine boyun eğerek, Boşnakların hiçbir zaman unutamayacakları bir ihanete imza attı. BM Koruma Gücü'ne mensup askerlerin geri çekilmesinin ardından Sırp katliamı başladı. Katliamdan kurtulabilen görgü tanıklarının ve bazı Hollandalı askerlerin anlattıkları bu ihaneti doğrulamaktadır. Bu öyle bir ihanetti ki, BM Koruma Gücü askerleri, Sırplara araç, üniforma ve silah bile dağıttılar. Birleşmiş Milletler üniforması giyen Sırp askerleri, kendilerini BM askeri gibi tanıtıp Boşnakları toplu olarak katlettiler. Birleşmiş Milletler Koruma Gücü'ndeki Hollandalı askerinin kaldığı odanın duvarında yazan "BM, birleşmiş hiçbir şey" (UN-United Nothing) cümlesi aslında her şeyi açıklıyor.

Şehitler ve kayıplar en çok hangi bölgelerde yoğunlaşıyor?

Kaybolan insanların büyük çoğunluğu Drina Nehri kıyısında bulundu. Aslına bakarsanız Drina büyük bir Boşnak mezarlığıdır. Ve bu Boşnaklar için hiçte yeni bir durum değil. Drina bölgesi, asırlardır Boşnakların katliama uğratıldığı yerlerdir. Boşnaklara karşı yapılan son on iki soykırımda Drina, hep şehitlerimizin atıldığı bir yer oldu.
Drina, Boşnaklar ile Sırplar arasında doğal bir sınır teşkil ediyor. Sırplar asırlardır bu sınırı aşıp, Drina'nın doğusundan batısına geçmeyi arzu ediyorlar. Yüzyıl önce Müslümanlar bölgede çoğunluğu teşkil ediyorlardı. Ancak İkinci dünya savaşından sonra azınlık durumuna düştüler. Şimdilerde ise hemen hemen yok oldular. Son iki yüz yıldır katliam görmeyen Boşnak nesli yoktur. Sadece Drina kıyıları değil; Krayna (Krajna), Sanski Most, Foca, Çayniça (Cajnica), Rogatitsa (Rogatica), Han Piyesak (Han Pijesak), Brautunats (Bratunac), Srebrenitsa (Srebrenica), Biyelyina'da (Bijeljina) büyük katliamlar gerçekleştirildi. Doğrusunu isterseniz bu sefer başka bir şey oldu: Boşnakların bir devleti oldu. Onlar da katliamı kimin yaptığını, ne olduğunu hemen araştırmaya koyuldular. Ben de bu araştırmaların bir parçasıyım.
Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Bugüne kadar tespit edilen toplu ya da tek tek Müslüman mezarlarını haritadan işaretlerseniz, karşınıza çıkan haritanın, Sırp Cumhuriyeti'nin (Republika Sırpska) sınırlarıyla örtüştüğünü görebilirsiniz. Sırp Cumhuriyeti'nde, savaştan önce Boşnakların ve Bosnalı Hırvatların, Sırplarla birlikte yaşadığı ve savaştan sonra toplu mezarın bulunmadığı bir toprak parçası yok. Eğer, şuan tespit edilen kadarıyla, Sırp Cumhuriyeti haritasına 3700 nokta koyarsanız, karşınıza çıkacak tek hakikat bu toprakların büyük bir toplu mezar olduğudur. Zaman zaman bulunan mezarlar için İnsan Hakları Mahkemesi'nde açılan davalarda şahitlik yapmak durumunda kalıyorum. Mezarın bulunduğu yeri haritada işaretliyorum. Srebrenitsa bölgesinde mezarlar o kadar sık ki, artık haritada nokta koymadığım alan kalmadı. Mesela, Zvornik yakınlarındaki Çançari (Cancari) köyü yolu üzerindeki Kamenitsa'da (Kamenica) yolun sağında ve solunda olmak üzere her yedi kilometrede bir karşınıza çıkacak on üç tane toplu mezar bulunuyor. Buradan da görüyorsunuz ki, Karadzic'in ve Mladic'in askerleri, hangi Müslüman yerleşim bölgesinden geçtilerse, arkalarında kanlı iz olarak bu büyük toplu mezarları bırakmışlardır. Elbette geride nerede ve kaç kişilik mezarlarda olduğunu bilmediğimiz 12 bin civarında kayıp var. Onları da bulabilirsek o zaman ortaya çıkacak manzara daha da vahim olacaktır.

Srebrenitsa'da, şehitler için yaptırılan bir anıt mezar bulunuyor. Bir anıt mezar yaptırma ihtiyacının sebebi nedir?

Eskiden Belgrat'ta yüzden fazla cami vardı. Bugün hiçbirisinden eser kalmadı. Yüz yıl önce doğduğum şehir Nova Varoş'ta yüzde 90 oranında Müslüman Boşnak yaşıyordu. Bugün sayıları bir elin parmaklarını geçmez. Benim dedem, Nova Varoş'ta, belediye başkanlığı yaptı. Ancak bugün Nova Varoş'ta bildiğim kadarıyla hiçbir Masovic yaşamıyor.
Dedemin ve babamın kuşağı İkinci Dünya Savaşı'nda Draza Mihayiloviç (Draza Mihajilovic) ve diğer çetniklerin katliamlarından kaçarak Sancak'tan (Sandzak) Saraybosna'ya geldi. Katliam ve zulümler her zaman yaşanıyor. Boşnaklar her zaman kaçıyorlar. Bu katliam ve zulümlerin ne zaman ve nerede sona ereceğini sadece Allah biliyor.
Boşnak tarihinin kanla yazıldığını tüm dünya çok iyi biliyor. Drina'yı takip ederek, Foça'dan (Foca), Brçko'ya (Brcko) doğru uzanan hat üzerinde, iki asır boyunca, binlerce Boşnak şehit oldu. Ancak hiçbir yerde bu şehitlerin anısına bir anıt yok. Siyasiler her katliamdan sonra: "Savaş bitti. Unutalım bunları. Geçmişe değil, geleceğe bakalım" diyerek ne yaşanan olayları nesilden nesile aktaracak bir anıt bıraktılar, ne de okunacak bir kitap. Bu sebeple, Srebrenitsa soykırımının yapıldığı yer olan, Potoçari'deki (Potocari) şehit mezarlarının yanı başına bir anıt mezar yapmaya karar verdik.

Toplu mezar nedir? Bir toplu mezar tespit edildiğinde nasıl bir yol izleniyor?

İçinde beş ve daha fazla ceset bulunan mezarlara toplu mezar diyoruz. İncelemelere başlamamız için öncelikle toplu mezarın varlığına dair bir işaret ya da duyum sahibi olmamız gerekiyor. Bu kimi zaman katliamdan kurtulan, kimi zaman toplu mezarın kazıldığını gören biri olabiliyor. Ayrıca askeri raporlar veya istihbarat raporları, savaş dönemine ait belgeler, Lahey Savaş Suçluları Mahkemesi'nin temin ettiği belgeler de araştırmalarımıza yardımcı oluyor.
Bir toplu mezar tespit edildiğinde tüm yetkililere haber veriyoruz. Çıkardığımız cesetleri incelemeler için gerekli yerlere transfer ediyoruz. Sonra ailelerden DNA örnekleri alarak, kimliklerini saptamaya çalışıyoruz. Ardından detaylı analizler yapılıyor. Kurbanın cinsiyeti, kemik yapısı, ölüm sebebi, varsa geçmiş yıllarda çekilmiş röntgen filmlerini kullanarak kimlik tespiti yapıyoruz. Kimliği tespit edilen cenazeyi ailesine teslim ediyoruz. Ailesi nerede gömüleceğine karar veriyor. Tüm masrafları da devlet karşılıyor.
Sırpların gerçekleştirdiği katliamlardan bir şekilde canlı kurtulan şahitlerin yardımlarıyla toplu mezarlara ulaşabiliyoruz demiştim. Bunun birçok misali var. 1992 yılında bir yaz günü, Foça'da, daha önceleri barut deposu olarak kullanılan yerde kapatılan 25 erkek, buradan bir ahıra götürülmüş. Kurşuna dizildikten sonra yakılmışlar. Kurtulmayı başaran bir şahit, bizi savaştan sonra o ahıra götürdü ve soykırımın yapıldığı yeri gösterdi. Yaptığımız incelemeler soykırımı doğruladı. Soykırımdan kurtulmayı başaran başka bir şahit, bizi Sokos yakınlarındaki bir mağaraya, götürdü. Vişegrad (Visegrad) şehrindeki evlerden ve sokaklardan toplanarak, serbest bırakılmak üzere, değişimin yapılacağı yere götürüldüğü söylenen 53 erkeğin elleri bağlı ikişer ikişer kurşuna dizildiği, sonra da bombalanan 38 metre derinliği bir mağara. Buradaki DNA analizleri de soykırımı doğrulamıştı.
Sırp saldırganların kurşuna dizdiği ve canlı kurtulanlardan biri de, savaştan iki üç yıl sonra bize gelen Muhammed isimli Boşnak'tı. Muhammed ile birlikte kurşuna dizildikleri ve cesetlerin gömüldüğü yere gittiğimizde kendinden geçti. 4-5 yıl öncesine giden Muhammed, hiçbir şey yapmadan, şoka girmiş şekilde etrafına bakıyordu. Birkaç sefer "Muhammed, Muhammed..." diye seslendim. Kendine geldiğinde nerde olduğunu ve ne yaptığını bilmez vaziyetteydi. Bu şekilde birçok Boşnak var. Ama bu insanlar yaşadıklarından dolayı ağır travmalar yaşıyorlar. Birçoğu bırakın geçmiş hakkında konuşmayı, hatırlamaktan bile çekiniyorlar.
Biz Sırp Cumhuriyeti'nde toplu mezar ararken, buradaki polisler de bize refakat ediyorlar. Çünkü her an bir Sırp'ın saldırısına uğrama ihtimalimiz var. Muhammed ile olay yerine gittiğimizde de polisler bize eşlik etti. Muhammed bize kurşuna dizildikleri yeri gösterirken, birden titremeye başladı. Kendisini bir ağacın yanına götürdüm ve birlikte çömeldik. Sonra kendisine ne olduğunu sordum. Bana oradaki polislerden birini gösterdi ve "kendisini kurşuna dizenler arasında bu polisin de olduğunu" söyledi. Buna benzer birçok olayla karşılaşıyoruz. Birçok katliam şahidi ile birlikte olay yerine gittiğimizde, insanlar, kendilerini kurşuna dizenleri polis üniforması içerisinde görünce şoka giriyorlar. Mesela, 11 Temmuz 2008 tarihinde, kızıyla birlikte Potoçari'deki şehitliğe gelen bir kadın, kocasının katilini polis üniforması içerisinde görünce kızına "bu adam senin babanın katili" demiş. Bu sözleri duyan o polis, çantasını aldığı gibi kaçmış.

Bugüne kadar kaç toplu mezar tespit edebildiniz?

Bugüne kadar 400'den fazla toplu mezar bulduk. Tahminimce daha tespit edemediğimiz yaklaşık 200 toplu mezar, bir o kadar da birkaç kişilik mezar ve 3000'den fazla tek kişilik mezar bulunuyor. Şimdiye kadar tespit edilen en küçük toplu mezarda beş kişi, en büyük toplu mezarda ise 1153 kişi bulundu. Mesela, Balkan bölgesinde ve hatta Avrupa'nın belli bölgelerinde ortaya çıkarılan en kalabalık toplu mezarlarından biri olan, Zvornik şehri yakınlarındaki Tsrni Vrh (Crni Vrh) bölgesinde 629 kişinin cesedi çıkarıldı.
Tespit edilen bu toplu mezarların yanı sıra; 3000'den fazla tek kişilik, 300'den fazla birkaç kişilik mezar bulundu. 1996-1999 yılları arasında toplu mezar araştırmaları yapan Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi'nin kayıtlarına göre, bu sayı 18.000 civarındadır. Neden civarında diyoruz da, 17.986 demiyoruz? Çünkü Bosna-Hersek'teki hiç kimse tam rakamı bilemiyor.
Bazı mezarlarda özellikle Srebrenitsa ve Priyedor (Prijedor) şehrinde katledilen insanların cesetlerini birden fazla mezarda bulduk. Mesela, bir kişinin ceset parçalarını üç ayrı mezarda bulduk. Mezarlar arasındaki mesafe 30 kilometreden fazla idi.
Katiller, öldürdükleri insanları toplu mezarlara gömüyorlardı. Bazen toplu halde ormanlık bölgelere götürüp öldürüyorlardı. Bazen önce öldürüp, sonra Drina nehrine atıyorlardı. Bazen de Sokolats'ta (Sokolac) olduğu gibi öldürdükleri insanları, Osmanlı dönemine ait cami, minare ve mezarları yıkıp, toplu halde üzerine beton döktükleri caminin temellerine veya mezarlıklara gömüyorlardı.
Karadzic, Mladic ve Milosevic, Amerikan uydularının toplu mezarları tespit ettiğini öğrenince, ekskavatör (kepçe) ile buradaki cesetleri toplattılar. Bu esnada bazı cesetleri parçalayarak kamyonlara yüklediler. Cesetleri ya hazırladıkları diğer toplu mezarlara götürdüler ya da 3-4 metre genişlikte ve 70-80 metre derinlikteki kayalıklara attılar. Böylelikle kimsenin bu cesetleri bulamayacağını düşünüyorlardı. Bunların tamamını İkinci Cihan Harbi'nde de yapmışlardı. Eski Yugoslavya'nın yöneticileri ölenlerin kim olduğuna ve nasıl öldüklerine bakmadan cesetlerin üzerini beton dökerek kapattılar. Ancak bugün durum düne göre çok değişti. Artık katliamları gizlemeleri mümkün değil. Bir kişiye ait ceset parçalarını beş farklı mezarda bulduğumuz bile oldu. Hala iskeleti tamamlanmayan cesetler var. Bu sebeple DNK analizleri ile her kemik için ayrı ayrı inceleme yapıyoruz.

 

Siz 1992-1995 Savaşı'nda yapılan soykırıma "devam eden soykırım" diyorsunuz. Bunun anlamı nedir? Bu konuyu biraz açar mısınız?

Başka mezarlarda bulunmuş olsalar bile bir kişinin iskeletini tekrar bir araya getirip kimliğini ortaya çıkarıyoruz. Bazı iskeletleri diğer parçalarının bulunması için bekletiyoruz. Ben buna "Devam eden soykırım" diyorum. Sırplar, Temmuz 1995'de Srebrenitsa'daki çocukları, kadınları ve erkekleri katlettiler. Biz biliyoruz ki bunun adı soykırımdır. Fakat bu soykırım bitmiş değil. Aileleri bu olayı her gün yaşamaya devam ediyorlar. Sakinleşmeleri ve bu soykırımı unutmaları mümkün değil. Nasıl sakinleşebilirler? Bizler cesetlerin bulduğumuz kadarıyla cenazeleri defnediyoruz. Belki bir ay, belki üç ay, belki de bir yıl sonra bulduğumuz diğer iskelet parçası için, Tuzla'da ya da Vogosça'da (Vogosca) yasayan, annesinin kapısını çalıyorum ve "Anne, senin çocuğunun sağ elini buldum" diyorum. Mezarı tekrar açıyoruz ve bulduğumuz parçayı defnediyoruz. Ama bu belki de son olmayacak belki beş ay sonra bunların hepsi yeniden yaşanacak. Bunun adı devam eden soykırım değildir de nedir?
Sanski Most'daki bir doğal mağarada, katledilen 124 Boşnak Müslüman'ın cesetlerini ararken, İkinci Cihan Harbi'nden (1944 yılından) kalan, Çetnikler tarafından kurşunlanan iki Boşnak Müslüman'ın daha cesedi bulundu. Gerekli test ve incelemelerin ardından, kimliklerini tespit ettik ve kabirlerini yaptırdık. Bu da, soykırımların sürekliliğini, hiç bitmediğini göstermektedir.
Unutamadığım olaylardan biridir: Hatica Mehmetovic isminde bir Boşnak annenin, iki oğlu şehit olmuştu. Yaptığımız DNK analizleriyle Hatica hanımın oğullarından birisini bulduğumuzu düşünüyorduk. Bunu kendisine haber verdim. Cesedi teşhis etmek için hemen geldi. Ancak o da, bizim gibi, bulduğumuz cesedin hangi oğluna ait olduğunu bilemiyordu. DNK analizi de bulduğumuz cesedin hangi oğluna ait olduğu hakkında ayrıntılı bilgi vermiyordu. Oğullarının arasında iki yaş vardı ve hiçbiri evlenmemişti. Çocukları yoktu. Oğullarından birisi diğerinden daha uzundu ama bu antropolojik olarak yeterli değildi. Bulunan cesette hiçbir eşya veya evrak yoktu. Cenaze defnedilirken Hatica hanım ve akrabaları da bizimle birlikteydi. Hatica hanım hangi çocuğunun başında dua ettiğini ve ağladığını bilemiyordu. Mezar taşına ne yazacağımızı bilemiyorduk. Eğer bir gün diğer oğlunu da bulabilirsek, işte o gün hangisinin hangisi olduğunu tespit edebileceğiz. İşte bu sebeple soykırım hala sürüyor diyorum. Soykırımdan yıllar sonra bile, hayatta kalanlar her gün ölüyor.

Yaptıklarından pişmanlık duyarak, size itirafta bulunanlar oldu mu?

Toplu mezarlar ile alakalı bilgi bulmak hiç kolay değil, çok zor. Her zaman farklı bir bilgiyle yola çıkıyoruz. 1992'den beri bu işi yapıyorum. Bu süre zarfında 12-15 civarında Sırp tarafından bilgi geldi ve onlar bize toplu mezarların yeri hakkında bilgi verdiler. Sırplar böyle insani bir vazife için bile maddi taleplerde bulunuyorlar. Genellikle bizden para istiyorlar. Sadece bir Sırp, bana imzasız, pulsuz, anonim bir mektup gönderdi. Postane mühründen Hrasnitsa'dan (Hrasnica) geldiği anlaşılıyordu. Mektupta "Sayın Masovic, Foça yakınlarındaki Mausa Dağı'ndaki Pilyak (Piljak) Çukuru'nda, Foça hapishanesindeki, 80 Müslüman'ın mezarı bulunuyor" diyordu. Mektubun imza kısmında sadece Foça'dan bir Sırp yazıyordu. Bunun üzerine iki hafta boyunca mektupta bahsedilen yeri aradım. 35 metrelik bir çukura indiğimde bazı insan kemikleri, eşyaları ve evrakları ile karşılaştım. Bulduğum evraklara göz gezdirdiğimde, üzerinde yazan isimden, kayıplardan biri olduğunu anladım. Mektupta verilen bilgi doğruydu. Sadece 80 kişi yerine 62 kişinin cesedine ulaşabildik. Bu, hiçbir maddi talep olmaksızın, Sırp tarafından bize ulaşan tek bilgiydi.

Bosna-Hersek Federasyonu bünyesindeki bir komisyonda çalışıyorsunuz. Göreviniz, kayıpları araştırmak. Kayıpların ve toplu mezarlardan çıkarılan cesetlerin büyük çoğunluğu Müslüman Boşnaklardan oluşuyor. Peki, Bosna-Hersek Federasyonu'na mensup, Sırp ve Hırvat temsilcilerin size karşı tavrı nasıl? Üzerinizde baskı var mı?

Bana ve komisyonun diğer mensuplarına bir baskı uygulanabileceğini sanmıyorum. Ben savaş yıllarında bile birçok defa Çetnik tarafında incelemelerde bulundum. Fakat Sırp veya Hırvat temsilciler, buraya gelmeye çekiniyorlardı. Görüşmelerimiz, anlaşmalarımız genelde UN temsilciliklerinde ya da Sırp/Hırvat topraklarında oluyordu. Aslında bunu yapmaya mecburdum. Çünkü onların elinde her zaman daha çok, Boşnak, eseri vardı. Esir derken asker değil, sivil kadın ve çocukları kast ediyorum. Bu sivil kadın ve çocukları bulmak adına Sırp ve Hırvatların bu isteğini kabul etmek zorundaydım.
Bazı insanlar bana bu araştırmaların daha ne kadar süreceğini soruyorlar. Benim verebildiğim tek cevap ise çalıştığım sürenin ne kadar olduğu ve ne zaman biteceğini yalnızca Allah'ın bildiği oluyor. Aslına bakarsanız bu araştırmaların ne kadar süreceği Sırp Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Milorad Dodik'e bağlı. Dodik'in içinde bulunduğu durum gerçekten çok karmaşık. Eğer Dodik, bana "Sayın Masovic, istediğiniz yerde araştırma yapabilirsiniz" derse, biz iki üç senede tüm araştırmaları neticelendirebiliriz. Ama bu izin Dodik'i, Sırplar nezdinde zor duruma sokacak. Eğer Dodik, "daha fazla araştırma yapmanıza müsaade etmiyorum" der ise, bu araştırma daha on belki yirmi sene devam edecek. Fakat bu süreç esnasında tüm dünya toplu mezarlar ve Sırp katliamı hakkında konuşmaya devam edecek.
On binlerce kişi bu soykırımın bizzat içindeydi. On binlercesi soykırımları biliyor, kurban cesetlerinin tam olarak nerde olduğunu biliyor ve sürekli susuyorlar. 1995'te sustular, Dayton'da sustular, Paris'te sustular, taraflar asasında barış anlaşması imzalandığı zaman da sustular. Bugüne bugün hala susuyorlar. İçlerinde çok azı, çok seyrek olarak konuşuyor, belki de bazı güçlerin baskılarından dolayı bizim ekiplerimize yardım etmeye hazır görünüyorlar.
Sırplar ve Hırvatlar hala savaş yıllarında yaptıklarının katliam olduğunu ve suç işlediklerini kabul etmek istemiyorlar. Radovan Karadzic, hala Srebrenica'da yaptıkları katliamı kabul etmiyor. Üstelik bu inkârını, Srebrenica'da yaşayan Boşnaklara karşı, "müellifi belli olmayan" soykırım yapıldığı yönünde mahkeme kararı olmasına rağmen sürdürüyor. Belki bir gün daha da ileri giderek, bizim, soykırıma uğrayan Müslümanların sayısını abarttığımızı söyleyecek. Üstelik bunu Potoçari'deki anıtta ismi yazılı olan 8.372 şehide rağmen yapacak. Karadzic ve onun gibiler, köşeye sıkıştıklarını anlayınca, bunun Sırplar ile Boşnaklar arasındaki bir kan davası olduğunu, önce Boşnakların saldırdığını ve Sırpların kendilerini savunduğunu bile söylüyorlar. Ancak bu inkâr ve yalanlar ile sadece kendi kendilerini kandırabilirler. Tüm bu söylediklerim size çok uzak ve inanılmaz geliyorsa, o halde, Sırpların "Srebrenitsa'daki şehitlikte Müslüman Boşnak olmadığı, burada defnedilen cenazelerin, Saraybosna'da ölen Sırplara ait olduğu" propagandasına hiç inanamayacaksınız demektir.
Bosna Savaşı'ndaki kayıpların sadece yüzde 6'sı Sırp, yüzde 92 gibi büyük çoğunluğu Boşnak, yüzde 2'si Hırvat ve yüzde 1'i de Arnavut, Romen, Macar ve Bosna-Hersek'e yapılan saldırı sırasında burada bulunan yabancılardır. Bazı sinsi Sırplar bana saldırırken, Bosnalı Sırp kayıpların önemediğimi ve sayılarını çok düşük gösterdiğimi iddia ediyorlar. Ancak asıl sorun kayıp olduğunu iddia ettikleri kişilerin listelerini vermek istememeleri. Bir keresinde sadece Saraybosna'da üç bin, sonra beş bin kişinin kaybolduğunu iddia ettiler. Hatta Bilyana Plavşiç (Biljana Plavsic), Saraybosna'da on bin Sırp'ın kaybolduğunu iddia etti. Elimize geçen bin kişilik listenin ilk araştırmada 800'ünü ellemek zorunda kaldık. Bu insanların bazı kayıp insanlar olsalar bile, Saraybosnalı değil, Mostar, Tuzla ve Bihaç gibi diğer şehirlerdendi. Bu listede Bosna ordusunda asker olarak hayatını kaybeden veya savaştan önce ölen Sırpların isimleri de vardı.

Bugüne kadar tespit edilebilen en genç ve en yaşlı şehitler kaç yaşında?

Çetnikler, Visegrad'daki iki sivil evi ele geçirdiler. Ardından her eve 70-80 Boşnak yerleştirdiler. Ardından kapı ve pencerelere bombalı bubi tuzakları yerleştirdiler. Bombalar patladığında bu iki evdeki Boşnakların tamamı şehit oldu. Vişegrad'daki Pionirska Caddesinde şehit edilen Boşnaklardan, en genci bir bebekti. O dünyaya geleli sadece 48 saat olmuştu. Daha ismi bile konmamıştı. Anne ve babasının, yeni doğan çocuklarına isim vermek için zamanları olmamıştı. Sadece soyadı vardı: Kurspahic. Dünyaya gelişinden sadece 48 saat sonra Sırp dehşetinden nasibini alan bu isimsiz bebek, annesiyle birlikte yanarak şehit oldu. Babası hala yaşıyor. Bu kız, bizdeki ve Cenevre'deki kayıtlara, ismi olmadığı için, sadece Kurspahiç soyadı ile kaydedilen en genç şehit oldu. Cenevre kayıtlarına göre en yaşlı Boşnak savaş esiri, Hanka isminli bir bayandı. 101 yaşındaki bu hanım Rogatica'daki esir kampında vefat etti.

Görev yaptığınız süre içerisinde hiç unutamadığınız bir olay ya da isim var mı?

Unutabildiğim çok az olay var. Her olay, her mezar bana ayrı bir acı veriyor. Ama ne yazık ki sonu hüzünlü bitten ait iki ismin bendeki yeri ayrıdır. Bu iki kişi, isimleri belli olup da, kurtaramadığım tek kişilerdi. Bu isimlerden ilki Zahid Baruçiya (Zahid Barucija) idi. Karatede siyah kuşak sahibi ve Demokratik Eylem Partisi SDA Vogoşça (Vogosca) teşkilatının yöneticilerdendi. 1992 yılında Çetnikler tarafından tutuklamıştı. Kaldığı toplama kampında sürekli işkence görüyordu. Kamptan bir şekilde kurtulanlar, Sırpların, onu her gün dövdüklerinden ama onun bunlara kahramanca dayandığından bahsediyorlardı. Bu durum Çetnikleri kızdırıyor ve her gün dozajı artan bir şekilde işkence etmelerine sebep oluyordu. Yoğun bir çalışmanın ardından, Zahid'in ismini değişim listesine ekletmeyi başardık. Değişimden iki gün önce Sırp temsilcisi, Zahid'in güya, "Bosna Ordusuna mensup keskin nişancılar tarafından, Sırp mevzilerini kazarken öldürüldüğünü" söyledi. Bunu öğrenince değişimi durdurdum ve öncelikle Zahid'in cesedini teslim etmelerini istedim. Cesedi teslim alınca, Zahid'in yakın mesafeden şehit edildiğini tespit ettik.
İsmini hafızamdan silemediği ikinci kişi, daha 19 yaşındaki, Bosna Ordusu askerlerinden Kure Alen idi. Babası Çek asıllı idi. Alen, çatışmalar esnasında esir düşmüştü. Alen'in annesi, savaştan önce aynı yerde çalıştığı, Sırp tarafın temsilcisiyle irtibata geçmişti. Alen'in serbest bırakılması için anlaşmışlar. Ancak Alen, Zahid ile aynı sonu paylaşmıştı. Sırp temsilci, Alen'in "Bosna Ordusuna mensup keskin nişancılar tarafından, Sırp mevzilerini kazarken öldürüldüğünü" söyledi.

Yaklaşık on altı yıldır esir değişimi ve kayıp arama komisyonlarında çalışıyorsunuz. Diğer insanlardan farklı bir aile yaşantınız olmalı. Ailenize ve kendinize ayıracak zaman bulabiliyor musunuz?

Bir taraftan bakıldığında çok şey kaybettiğim söylenebilir. Mesela, bu göreve kendimi adadığım için, benim yaşımda bir insanın yaşayabileceği normal aile hayatından uzak bir hayat yaşıyorum. Diğer taraftan çok sayıda insanla dost oldum. Onlar beni bir nevi kurtarıcı olarak görüyorlar. Yaşadıkları acının ve kötülüğün en azından bir kısmını benim yardımımla aşacaklarına inanıyorlar. Bunlar, benim sürekli dışarıda olmamdan kaynaklanan ailevi sorunlardan ve görev esnasında karşı karşıya kaldığım tehlikelerden çok daha önemli. Bu tehlikeler bazen hayati boyutta olsa bile...
Bugün komisyonda çalışmak, 1996 öncesine göre, daha kolay. Mayınlı bölgelerden, hatta zaman zaman düşman hatlarından geçmek gerekiyordu. Bu bölgelerde bize karşı düşmanca tavır sergiliyorlardı. Bana Allah'ın takdiri böyle bir görev düştü. Az da olsa başkalarına yardımımız dokunabiliyor. Bugüne kadar Balkanlarda en büyük katliamlara maruz kalan Boşnakların iyiliği ve menfaati için çalışıyoruz. Boşnakların asıl kurban ve mağdur olduklarını, Boşnaklara soykırım yapıldığını ilk defa açık açık gösterme imkânımız var. Hak yolda yürüdüğümüzü düşünüyorum. İnşallah yolumuzdan dönmeyeceğiz.

CIA'nın, açıkladığı bir rapordaki rakamlara göre: katliamların gerçekleşmesinde yüzde 99 oranında Milosevic, Mladic ve Karadzic sorumlu tutuluyor. Milosevic yaptıklarının hesabını vermeden öldü(rüldü), Mladic halen kayıp ve yakalanan Karadzic, Amerika başta olmak üzere batılıları suçluyor. Bu durum katliamların asıl suçlusu hakkında bize bir fikir verebilir mi?

Evet, bu söyledikleriniz doğru. Sırpların gerçekleştirdiği katliamları kimse inkâr edemez. Sırplar, gerçekleştirdikleri katliamlarla insanlık suçu işlediler. Ancak hiçbir batılı devlet ya da Amerika, Boşnaklara yardım etmediler. En azından katliamlara dur demediler. Sadece seyretmekle yetindiler.
Savaş başladığında Bosna-Hersek, Birleşmiş Milletler'e üye olan bağımsız bir devletti. Bu şartlar altında Birleşmiş Milletler, Bosna-Hersek'e yardım etmeliydi. Ancak BM bize yardım etmedi. Yardım etmedikleri yetmiyormuş gibi, kendimizi savunmamıza bile izin vermediler. Bunu yaparken "savaşın genişlemesine müsaade etmemek" gibi çok komik bir gereçleri vardı. Ancak bir tarafta eski Yugoslavya Halk Ordusu vardı. Yugoslavya Halk Ordusu, savaştan önce dünyanın dördüncü güçlü ordusuydu. Diğer tarafta ise silahsız insanlar bulunuyordu. Elimizdeki silahları bile, aldıkları bir karar doğrultusunda, Yugoslavya Halk Ordusu'na devrettiler. Silahlarımızı topladıktan sonra da savaş ve soykırımlar başladı. Buradan bakınca, gerçekleşen soykırımlarda, seyirci kalanların da parmağı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Müsaade eden, katliamı gerçekleştiren kadar suçludur. Birleşmiş Milletler ve Amerika'nın hızla müdahale ettiği diğer bölgeler düşünüldüğünde ne demek istediğim daha iyi anlaşılabilir. Avrupa bir Katolik topluluğudur. Bu topluluk, Bosna'da ya da dünyanın bir başka yerindeki diğer Müslümanlara yardım etmeye hazır değil. Bizim yaşadığımız soykırımın en önemli sebebi de aynıdır: Müslüman olmamız!
1995 yılında daha güçlü hale gelen ordumuz, işgal altındaki toprakları teker teker geri almaya başlayınca, ateşkes ilan edildi. Haritaları çizdiler ve savaşın bittiğini duyurdular. Bu kararlar neden, 1992 yılında Çetnikler, Müslümanların evlerini yaktığında, Müslüman kadın ve kızlara tecavüz ettiğinde ve Müslümanları katletmeye başladığında alınmadı? Bu sorunun cevabı asıl suçlunun kim olduğunun da cevabıdır.

Bir Sırp atasözü "Mutlak olan tek şey gelecektir; geçmişse durmaksızın değişir" diyor. Bu sözden yola çıkarsak, bugün orta öğrenimde okuyan gençler, 1992-1995 yılları arasında ne yaşandığını bilmeden yetişiyorlar. Kin ve düşmanlığı körüklemeden yaşananları unutturmamak için neler yapılabilir?

1992-1995 savaşı esnasında yaşananlar hakkında yetersiz bilgiye sahip olan ya da hiç bilgi sahibi olmayan gençler, benim gibi orta kuşaktaki anne ve babalarından yaşananları dinleyebilirler. Bu bizim için bir şans. Ama diğer taraftan bakıldığında Sırp gençlerin, Boşnaklara karşı gerçekleştirilen, bu soykırımları nasıl kabullenecekleri gerçekten tam bir soru işareti.
Savaştan sağ salim çıkmayı başarabilen bizim gibi orta ve yaşlı kuşak mensuplarına çok iş düşüyor. Savaş esnasında yaşananları çocuklarımıza ve diğer gençlere doğru bir şekilde anlatmak zorundayız. Bu bizim için bir görevdir. Ben her zaman Bosna-Hersek'teki politikacılara, öğretmenlere, entelektüellere ve diğer kamu görevlilerine konuşmakla yetinmek yerine, bir şeyler yapmaları gerektiğini söylüyorum. Biliyorum bunları söylemek kolay ama yapmak zor. Ama ben elimden geldiğince söylediklerimi yaparak da örnek olmaya çalışıyorum.
Yabancılar Bosna-Hersek'e geldiğinde bizden ilk talepleri, kitaplardan, soykırım, Çentik, Ustaşa gibi kelimeleri çıkarmamız ve gençlerimize Drina Nehri'nin kanlı değil, yeşil aktığını öğretmemizdi. Oğlum Omar, savaş başladığında 5 yaşındaydı. Oğlumun böyle bir tarihi okuyacağını düşündükçe ne yapacağımı bilemiyordum. Babam, bana İkinci Cihan Harbi'nde yaşananlar ile alakalı, hiçbir şey söylemedi. Doğal olarak ben de hiçbir şey öğrenemedim. Babamın bana yaptığını, ben de oğluma yapamazdım. Bu sebeple Omar'ı, daha 11 yaşındayken, benimle birlikte toplu mezarlara götürdüm. Benimle birlikte 40 metre derinlikteki çukura indiğinde ise 12 yaşındaydı. 15 Ağustos 2008 tarihli Dnevni Avaz gazetesine baktığınızda Treskavica (Treskavitsa) Dağı'ndaki toplu mezar aramalarına birlikte katıldığımızı görebilirsiniz. Gördüklerinden sonra Omar'a anlatmam gereken hiçbir şey kalmadı. O, beş sene sonra yaşanabileceklere karşı yeterince bilgiye sahip ve hazırlıklı. Çünkü doğuda ve batıda kimlerin yaşadığını çok iyi biliyor.

Son olarak Türk halkına neler söylemek istersiniz?

Savaş sırasında Milosevic, Karadzic ve Mladic'in, bugün ise mirasçılarının hükmettiği, Bosna-Hersek'in küçük bölümünde, 370 den fazla toplu mezar yeri tespit ettik ve kurbanların cesetlerini bulduk. Kuyularda, nehirlerde, göllerde, dağlarda, çöplerde, madenlerde, ulaşamadığımız her yerde daha sayısız kurbanın cesetleri bulunuyor. Bosna-Hersek'te yaşayan binlerce aile daha yakınlarının çürümüş bedenlerinin bulunması için bekliyorlar. 4-5 sene içerisinde, çok sayıda kayıp kimliğini tespit edebileceğimizi umuyorum.
Bizler, geride kalanların acılarını biraz olsun azaltmak; kaybettikleri yakınlarının mezarını ziyaret edip, dua edebilmelerini sağlamak için toprağı kazıyoruz. Bunun ne büyük bir acı olduğunu bilemezsiniz. Tek tesellimiz vicdan sahibi insanların, bizim için, Srebrenitsa için gözyaşı döküyor olması. Bu bizim yalnız olmadığımızı gösteriyor. Biz bu destekle ayakta durabiliyoruz.
Bize en büyük desteği veren ülkelerden birisi de Türkiye. Türkiye'deki kardeşlerimizin gösterdiği duyarlılığa çok teşekkür ediyorum. Ben Türkiye'nin ve Türk halkının Bosna'ya yaptıkları değişik yardımlarından haberdarım. Türkiye toplu mezarların araştırılmasında da katkılarını eksik etmedi. Türkiye, 10-12 yıl önce, DNA uzmanı bir kişiyi bizimle çalışmak üzere görevlendirmişti. Bu uzman, 66 metre derinliği olan bir doğal yarıkta tek başına çalışmıştı.
Türkiye'de milyonlarca Boşnak yaşıyor. Türkiye bizim ikinci evimiz. Türkiye'deki kardeşlerimizden ricam, burada yaşananların bir daha yaşanması için, Bosna-Hersek'i ve Srebrenitsa'yı sürekli gündemde tutsunlar.

Kaynak : Milli Gazete

 

 

  

Yorumlar