Duyuru

Türkiye neyimiz olur?

  /   6379   /   01 Ocak 2014, Çarşamba

 Yazdır

  

 

 

  

 

Türkiye, konferanslar, sempozyumlar, toplantılar, fuarlar çağını yaşıyor. Hedefe varacak yolda birer mevzi olarak telakki edebileceğimiz bu faaliyetler, somut projelerle desteklenmediği sürece,  bir gösteri olmaktan öteye geçememe ihtimalini de bünyesinde barındırıyor. Sözgelimi, 2007 Aralık ayında İstanbul Cevahir Otel’de yapılan ve o dönemde gürültülü bir şekilde tanıtılan İslamophobia konferansının somut bir getirisini elde edebilmiş değiliz. Zira bu konferansın ortaya koyduğu somut bir proje yoktu. Bu konferans sonucunda dünyada Müslümanlara ve İslam’a karşı yapılan hareket ve hakaretlerin listesini oluşturacak bir veri bankası oluşturulması gibi basit bir çalışma dahi projelendirilmemişti ve bugün bu konferansın hiçbir etkisi hissedilmemekte.

 

18 – 19 Ekim 2008 tarihleri de yine uluslararası bir toplantıya, Balkan Sempozyumuna, şahitlik etti. İHH tarafından düzenlenen sempozyum İstanbul Cevahir Otel’de gerçekleştirildi. Balkanların sorunlarının ve gelecek perspektifinin tartışılmasının amaçlandığı sempozyuma Balkan ülkelerinin başmüftüleri, bazı akademisyenler ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri katıldılar. Bu cümleden olmak üzere, İHH, yurtdışından gelen yirminin üzerinde misafire ev sahipliği yaptı.

 

Sempozyumun ilk gününde tebliğlerini sunan başmüftüler önemli hususlara dikkat çektiler. Yine soru cevap kısmında da ilgi çekici açıklamalar oldu. İzleyebildiğim kısımlar açısından diyebilirim ki, Bosna Hersek Diyanet İşleri Başkanı Mustafa Çeriç akademik donanımı, meselelere yaklaşım tarzı ve güncel gerçeklikleri göz önünde tutan tavrıyla hazır bulunanlara ufuk açıcı bir zemin sağladı. Her ne kadar, sempozyumun ardından Çeriç’in, ‘Türkiye anamız’ lafı bayraklaştırılmış olsa da, bu, ifade edilenlerin cüzi bir kısmına tekabül ediyordu. Ceriç’in konuşmasından sadece bu kısmı öne çıkaranların ‘duymak istediklerini duyanlar’ın tavrına örneklik ettiğini belirtmek gerekir. Hâlbuki Çeriç’in konuşmasında bu sözden çok daha önemlileri yer alıyordu.

 

Kosova’nın bağımsızlığını tebrik eden Çeriç, Yugoslavya’nın dağılma sürecinde Arnavutlarla yeni bir ilişki modeli üzerine konuştuklarını ancak Arnavutların bunu Yugoslavya’ya doğru yeni bir bağ olarak kabul ettiklerini ve bu sebeple bu tarz önerilere yanaşmadıklarını ne var ki bugün şartların değiştiğini ve tüm Balkan halklarının milli kimliklerinin kabul edilerek esnek bir üst yapı için bir çalışma yapılabileceğini ifade etti. Bu, Arnavut’un Arnavut, Boşnak’ın Boşnak, Türk’ün Türk, Torbeş’in Torbeş olarak kalması ama bir üst kimliğin oluşturulması için birlikte hareket iradesinin ortaya konacağı bir yapı arzusunu yansıtıyordu. Bu anlamıyla Çeriç’in günün mevcut verilerini atlamadığını, bu verilerin hilafına mistik bir söylemi dillendirmediğini, kayıp iki yüzyılı bir anda geri getirme gibi bir hayale saplanmadığını kabul edebiliriz. Çeriç’in Kosovalı Müslüman Arnavutlara seslenirken kullandığı şu cümle de yabana atılır gibi değildi:

 

“Kosova’nın bağımsızlığında tüm şehitlerin olduğu gibi Bosna ve hassaten Srebrenica şehitlerinin kanlarının payı vardır”

 

Çeriç’in Bosna hakkında söyledikleri de dinleyicileri hüzne ve düşünceye sevk etti. O, Bosnalıların topraklarını başkalarıyla paylaşmak zorunda kaldıklarını ama buna katlandıklarını, bunun ne kadar acı bir hal olduğunu anlattı. Onun bu cümleleri aslında vakıanın yumuşatılmış bir ifadesiydi. Savaştan evvel Müslüman çoğunluğun olduğu yerlerden bir kısmının artık neredeyse Müslüman barındırmadığı bilinen bir gerçeklikti. Srebrenica’da katliamı kabul eden ancak bir fail bulamayan Batılı ülkeler, bu katliam öncesi bir Boşnak kenti olan Srebrenica’nın şu an bir Sırp kentine dönüştüğünü de görmezden geliyorlar. Hakeza Brcka.

 

Yine Çeriç, Müslümanların uzun yıllardır eğitim / öğretim / bilgi üretmediklerini ve bu sebeple bu alana yapılacak hiçbir yatırımın fazla olarak telakki edilemeyeceğini dile getirdi ve fazla üniversite yoktur, dedi. Müslümanların eğitim eksikliğini delillendirirken dünyanın en başarılı 500 üniversitesi arasında hiçbir Müslüman ülke üniversitesinin yer almadığını örnek olarak gösterdi. Bu yönüyle Çeriç’in konuşması merhum Aliya İzzetbegoviç’in İKÖ’de İslam ülkeleri temsilcilerine yapmış olduğu konuşmanın bir benzerini oluşturdu.

 

Kaydetmemiz gereken bir diğer noktada Çeriç’in politikacıların din adamlarına karışmalarına, onların yerine konuşmalarına karşı çıkmış olmasıdır. Bununla birlikte Çeriç, din adına konuşma yetkisine sahip olacaklar için bir standardın olması gerektiğini ve bu standardı da mümkün olduğunca yükseltmenin fayda sağlayacağını da ifade etti.

 

Çeriç’in akıcı, düşündürücü, ateşleyici konuşması sempozyumun kazanımları arasında yer aldı. Bizim açımızdan sakıncalı olan ise konuşmadaki daha önemli yerlerin atlanarak sadece ‘Türkiye bizim anamız” sözünün bayraklaştırılması ve diğerlerine yer verilmemiş olmasıdır. Bu noktada, sempozyumun kitaplaştırıldığı yönündeki bir savunmanın makul olmadığı kanaatindeyim. Zira sempozyumun kitaplaştırılmış olması ve bunun hazır bulunanlara dağıtılması önemli bir husus olsa da, sempozyum tebliğlerinin dışında kalan, irticalen gelişen konuşmaların ve konuların da olduğu ve bunların Türkiye gündemine olduğu gibi girmesi gerektiğini kabul etmek gerekir. Aksi halde konuşmacıların gerçek gündemlerini ve fikirlerini aksettirirken hataya düşmüş oluruz ki, bu da en azından, kamuoyunun yanlış yönlendirilmesine sebep olur. Arnavutluk Müslüman Toplumu lideri Selim Muca’nın konuşmasından bir kısım bu hususa örneklik teşkil edebilir. Şöyle ki;

 

Selim Muca sempozyum kitabında yer alan tebliğinde belirtilen hususları söylemekle beraber Türkiye’den kimi grupların Arnavutluk’taki çalışmalarının orada tefrika sebebi olduğu yönünde bir şikayette de bulunmuştur ki, bu, bize hitap eden bir uyarıdır. Yine bu, ‘anamız’ın da kendini sorgulama yükümlülüğü olduğuna da bir işarettir.

 

Balkanlardaki dini yapılanmayı tam olarak bilmeyen, Balkan Müslümanlarının tarihi perspektifine vakıf olmayan, onların mevcut halde siyasi yapılanmalar içindeki konumlarını hakkıyla tespit edemeyen Türkiyeli sivil toplum kuruluşları, İHH dahil, onları bizdeki cemaatler ve diyanet teşkilatı ile kıyas etmekte ve onlara bunun gereğiyle davranmaktadırlar. Hal böyle olunca, Balkan Müslümanlarının temsilcilerinin bazı sözleri kamuoyuna yansıtılmamakta, belki de bu sözlerden gizli bir rahatsızlık duyulmaktadır. Misalen, Bulgaristan başmüftüsü Mustafa Aliş’in sempozyumun soru-cevap kısmında söylediği, “Bizim için dinin içinde ve dışında diye bir şey yoktur. Bizim için her şey dinin içindedir” sözü onu bizdeki Diyanet İşleri Başkanı ile kıyaslayan mantalite için sakıncalı bir söz olmalıdır ki bu yaklaşımın yansıtılmasından imtina edilmiştir. Nitekim konuşmacıların serbestçe fikirlerini ifade ettiği ve taleplerini dile getirdiği bu bölümde oturum başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, kibar bir şekilde Türkiye’deki Diyanet İşleri Teşkilatı’nın farklı yapısını ve misyonunu hatırlatmıştır.

 

Karadağ’dan katılan başmüftü yardımcısı Ömer Kajoshi, Karadağ Müslümanlarının iki ana unsuru bulunduğunu ve bunların Boşnaklar ile Arnavutlar olduğunu dile getirerek, kavmiyetin bir önemi olmadığını, Müslümanların birlikte çalışabileceklerine dair somut bir misal aranıyorsa Karadağ’a bakılması gerektiğini ifade etti. Vakıa, Karadağ’da Boşnaklar ile Arnavutlar arasında güzel bir uyum mevcut. Bu, İslami faaliyetlere de yansımış halde. Yine, Karadağ’a ayrı bir devlet olma yolunu açan referandumda Müslüman azınlık hayati bir öneme sahip olmuştu. Müslümanlar bağımsız / müstakil bir devletten yana oy kullanmış ve bu Karadağ ile Sırbistan’ın oluşturduğu Yugoslavya’nın her anlamıyla tarihe gömülmesine sebep olmuştu. Kajoshi’nin; bizim için kavmiyet önemli değil, başmüftümüz Boşnak, ben Arnavut’um (Arnavutça konuşuyorum)  ve biz İslam milletindeniz, yönümüz Kâbe ve bu yolda ilk istasyonumuz İstanbul’dur,  sözleri salonda büyük takdir topladı.

 

Sempozyuma Kosova’dan katılan Kosova Müslüman Forum başkanı Fuad Ramiqi ise Balkanlar, Avrupa ve Türkiye ekseninde yaptığı konuşmasında Avrupa’da gelişen güvenlik algılayışından ve Avrupa yolunda ilerlemeye çalışan Türkiye için Balkanların öneminden bahsetti. Ramiqi, Balkanlarda etkin olamayacak bir Türkiye’nin Avrupa içinde de bir anlam ifade edemeyeceğini, Balkan coğrafyasındaki etkinliğin yeni güvenlik konseptinin de gereği olduğunu ifade etti. Ramiqi asker kökenli bir Müslüman Arnavut. Kosova Savaşı’ndan evvel Bosna Savaşı’nda Boşnak ordusunun teşekkülünde görev almış. Kosova Savaşı’nda da bakan yardımcısı düzeyinde görev aldığı gibi cephede de hazır bulunmuş. Savaştan sonra siyasi faaliyetlere iştirak etmiş. Ramiqi, sempatik ve mütevazı görünüşü ile ilgi çekici bir portre sergiliyordu. Kendisi ile yaptığımız sohbette bizzat savaşın içinde yer alan bu kişiye Kosova Savaşı’nı sorduk. Bize, “Emrimdeki bir cephede 1600 askerimiz vardı ve bunların yalnız 416’sına silah bulabilmiştik. Tank ve top atışlarına, ağır makineli silahların cepheyi baştan sona taramasına rağmen bu insanlar orayı terk etmemişlerdi” dediğinde bu konuda başkaca soracak bir şeyin olmadığını hissetim.

 

Kosova’dan bir diğer misafir ise Ajni Sinani idi. Orta düzeyde Türkçe ve İngilizce bilen bu katılımcı Kosova’daki misyonerlik faaliyetleri hakkında bilgi verdi. Ajni Sinani’ye göre Batının birçok alandaki üstünlüğü ile desteklenmiş bu yeni dalga karşısında Müslüman Dünya günü kurtaracak faaliyetlere bel bağlamış haldeydi. Kosova’daki misyonerlik faaliyetlerinin hedefinin anlaşılması için şu sloganı kaydedebiliriz: Yüzyıl sonra Katolik Kosova!

 

Sempozyumun faydalı bir yanı birbirini tanıyan birçok insanın bir araya gelmiş olmasıydı. Bu vesile ile ben de, Arnavutluk, Kosova ve Makedonya’dan tanıdığım Müslümanlarla bölge hakkında değerlendirmeler yapma imkânı buldum. Onlara sempozyum hakkındaki fikirlerini, bundan sonraki beklentilerini sordum.

 

Misafirlerin hepsi Türkiye’ye gelmiş olmaktan memnundu. Ne var ki, sempozyumun müspet sonuçlar doğuracağı hususunda birçoğunun kuşkuları vardı. Mesela, Kosova’dan bir misafir, “Biz buna alışığız. Yirmi yıldır bu böyle. Sadece konuşuluyor. Allah büyük” diyor ve fazlaca ümit bağlamak için erken olduğunu söylüyordu.

 

Bazı misafirler katılımcıların iyi insanlar olmakla birlikte, sempozyumun ilan ettiği amaçlarla tam örtüşmediğini söylediler. Onlara göre, katılımcılar arasında tarihçilerin olmaması sempozyumun amaçlarını gölgeler haldeydi. Kosova, Makedonya ve Arnavutluk’tan bazı isimler zikredildi ve bunların eksikliğinin hissedildiği söylendi.

 

Bunlardan ayrı olarak, misafirler her ne kadar Türkiye’nin ve İHH gibi sivil toplum kuruluşlarının samimiyetine inandıklarını söyleseler de, Türkiye’nin bölgeye diplomatların at gözlüğünden ve STK’ların da salt kendi perspektiflerinden baktıklarını ve bölgede yaşanan gelişmeleri hakkıyla değerlendirecek bir derinlikten yoksun olduklarını dile getirdiler. Yine konuşmalarımız arasında hissettiğim bir rahatsızlık da, bölge Müslümanlarının Türkiyeli kuruluşların ‘kurtarıcı havariler’ haleti ruhiyesi içinde hareket ettiklerini dillendirmeleriydi.

 

Türkiye’nin TİKA ve sair kuruluşlar aracılığıyla bölgeye hizmet götürürken öncelikle insanlara değil de taşlara, binalara yatırım yapmasını anlayamadıklarını dile getiren misafirler bunu birkaç örnekle delillendirdiler. Bunlardan birisi Müslümanlara ait ciddi gazete, dergi, radyo ve televizyonların olmaması iken bir diğeri ortalama Müslüman aileye hitap edecek eğitim kurumlarının bulunmaması, bunlar için yatırım yapılmaması olarak gösterildi.

 

İHH’nın ve Bayrampaşa Belediyesinin tüm samimi niyet ve gayretlerine rağmen onların bölgede verdikleri iftar ve dağıttıkları kurbanın sanıldığı kadar büyük etkisinin olmadığını anlatan misafirler bu çalışmaların ancak gidilen şehirlerde duyulabildiğini, Müslümanların çalışmalarını yansıtan bir iletişim ağının olmadığını ve böylelikle yapılan işlerin lokal etki yarattığını söylediler. Onlara göre bunlar tümden faydasız olmamakla birlikte bölgedeki akışı durdurmak ve geri çevirmek için uygun olmayan araçlardı.

 

Türkiyeli yardım kuruluşlarının bu tür faaliyetleri ile ilgili olarak birkaç farklı algının bulunduğunu belirtmem gerekiyor. Birincisi, yardım faaliyetlerini hiçbir kayıt olmaksızın destekleyenler. Bunların kahir ekseriyeti Türkiye’de yaşıyor ve destekleme gerekçelerini, ‘Hiçbir şey yapamıyorsak bile bir selam gönderiyoruz’ cümlesi ile özetliyorlar. İkinci grup, yardım faaliyetlerinin yetersiz veya yanlış yerlere yönlenmiş olduğunu söyleyenler. Bunların birçoğu yardım edilen bölgelerde yaşıyor. Bu serzenişin sebepleri arasında yardım dağıtımında farklı kuruluşlarla işbirliği yapılması da geliyor. Üçüncü bir grup ise senede bir iki defa yardım dağıtıp gitmenin bu kuruluşları Müslüman halkın acılarından kendilerine paye çıkarmaya çalışan gruplara dönüştürdüğünü söylüyor. Belki hakikat bu üçünün de dışında bir yerdedir.

 

Tüm bunlardan sonra diyebilirim ki, Balkan Sempozyumu katılımcılardan, anlatılanlardan, talep edilenlerden ayrı olarak önümüze şu soruyu bırakarak noktalandı: Müslüman aklın, kimliğin, azmin, gayretin, kardeşliğin, her türlü bağımlılıktan ari bir duruşu, programı, talebi mi olacak, yoksa Türkiye’nin Müslüman birikimi başat politikaların koşucusuna mı dönüşecek?

 

“Türkiye bizim anamız” sözüne sarılanlar bu soruya makul bir cevap vermeliler.

  

Yorumlar