Duyuru

Tiran'da Bir Bayram Sabahı

  /   13209   /   01 Ocak 2014, Çarşamba

 Yazdır

  

 

 

 

2005 Kurban Bayramı Tiran

Bu gün Bayram, gurbet mi diyeyim, kısmet mi diyeyim bilemiyorum ama bu gün Bayram namazını kıldıktan sonra ibre kısmete döndü!

Tiran'ın en büyük meydanı, İskender Bey (Skender Beu) Meydanı. Bu İskender Bey aslında sıradan bir Osmanlı devşirmesidir. Hadi Arnavut aristokrasisini görmezden gelip sıradan demeyelim, devrin Arnavut Meliki Stefan’ın oğlu. Babasının başkaldırmayacağına dair Osmanlılarla anlaşması üzerine biraz da rehin olarak alınmış, yetiştirilmiş, iyi bir eğitim verilmiştir. Ama belirli bir yaşa eriştikten sonra, Arnavutluk yönetiminin kendisine verildiğine dair uydurma bir fermanla geri dönüp Osmanlıya baş kaldırmıştır. Asıl adı Jorji Kastrioti olan İskender Beyin, zorla Müslümanlaştırıldığı ve adının zorla değiştirildiği söylenmesine rağmen, Müslümanlıktan ayrıldığına veya adını değiştirdiğine dair bir bilgi duymadım veya okumadım. İskender Beyin direnişi sonuçları itibariyle Avrupa için mühimdir. Çünkü Fatih’in Balkanlardan Avrupa içlerine olan yürüyüşünü sekteye uğratmıştır. İskender Beyin ölümünden sonra Fatih’in askerleri Gedik Ahmed Paşa önderliğinde İtalya kıyılarına ulaşmış ve Otranto’yu ele geçirmiştir. Fakat bu başarı Fatih’in ölümü arifesinde gerçekleştiğinden uzun vadeli bir tutunma sağlanamamıştır. İskender Beyin direnişi olmasaydı belki bugün İtalya’nın Adriyatik sahillerinde Osmanlı izleri üzerine belgeseller seyredip araştırmalar okuyacaktık! Avrupa için böylesine mühim bir işlevi olan İskender Beyi Osmanlı Arnavutları döneminde pek ciddiye alan yok ama yeni dönemde inşa edilmek istenen Arnavut kimliğine bir zemin oluşturmak için ve ayrıca Osmanlıyı, dolayısıyla İslâm'ı durduran(!) biri olarak büyütüp, allayıp pullayıp bugünkü Arnavutlara tarihî büyüğünüz diye yedirmeye çalışıyorlar. Bu anlamda hayli yol almış görünüyorlar. Bu siyaset üzre bu büyük meydana onun ismini vermişler, at üzerinde büyük bir heykelini dikmişler. Paraların üzerinde filan bunun tasvirleri var. Meselâ yapıp ettiklerinin sonuçları itibariyle İskender Bey kadar mühim bir başka Arnavut, Tepedelenli Ali Paşanın (Ali Bashe Tepelena) böyle bir kılavuz kimlik olarak sunulması düşünülmemiş/düşünülmüyor. Çünkü Ali Paşanın her ne kadar İskender Beyle benzer işlevleri ifa etmiş olsa da Tepedelenli son tahlilde bir Osmanlı paşası ve Müslüman; dolayısıyla yeni oluşacak Arnavut kimliğinde hesap dışı birtakım sonuçlar doğurabilir.

İşte bu meydanın müslümanlar tarafından bayram namazlarında namazgâh olarak kullanıldığını duymuştum, görmek anlatılandan daha tesirli, bunu fiilen yaşadım. Arkanız tiren istasyonuna gelecek şekilde İskender Bey heykeline yüzünüzü döndüğünüzde sol tarafınızda Enver Hoca’dan kurtulabilmiş bir cami var, 1798 yılında Edhem Bey adlı bir hayırsever tarafından inşa ettirilmiş. Caminin hemen yanında yine eski bir eser yükseliyor, bir saat kulesi. Heykelin sağ tarafında Enver Hoca'n heykeli varmış, 1989 yılında yıkmışlar. Caminin karşısında büyük bir yapı var, komünizmin bütün anlam ve çağrışımlarını zihninde uyandırıyor insanın: Kendi çapında bir ihtişama sahip opera binası. "Bir zamanlar burada komünistler vardı, gittiler" der gibi, o günlerin soğuk, boğuk ve itici havasını serd ediyor. Heykelin karşısında bugün müze olarak kullanılan ve duvarında, tarih boyunca verilen bağımsızlık mücadelesini yansıtan komünizmin simgesi bir bölük emekçinin resmi yapılmış.

Sabah yedibuçuktan az zaman sonra meydanda idim, saat Türkiye'de sekizbuçuktan sonra. Meydan trafiğe kapalı, heykelin sağında kadınlar solunda erkekler saf tutmuş. Opera binasının önü ise seyircilerle dolu. Seyirciler de müslüman, ama bilmiyorlar, merak ediyorlar, ikircikli bir ruh hâli yaşıyorlar.

Enver Hoca düzeninin çöküşünden sonra Müslüman aileler Arnavutluk Diyaneti aracılığıyla çocuklarını eğitim amacıyla değişik İslâm ülkelerine göndermişler. Bu çocuklar eğitimlerinin tamamlanmasını müteakiben ülkeye geri dönmüşler. Ama ne dönüş! Her genç dindar, okuduğu ülkenin adet, gelenek, görüş, düşünüş ve sair tavrını ülkesine taşımış. Bazen öyle bir görüntü oluşuyor ki Ethem Bey Camii’nde tam bir müslüman ülkeler seçkisi: “A bu Hint kıtasından, aha şu Suudlu, bu Libya’dan!” Ancak biraz da paranın gücüyle Suudi Arabistan’ın resmî mezhebi Selefilik etkin bir şekilde kendini hissettiriyor. Sokaklarda uzun sakalları ve sıradan bir Arnavut için hayli itici kıyafetleri ile “selefî” genç Arnavutlar aykırı bir görünüm ile arz-ı endam ediyorlar. 11 Eylülden hemen sonra Amerikan medyası vasıtasıyla oluşturulan “terörist” tipine hayli yaklaşan bu görüntü Amerikan propagandası etkisindeki Arnavutları hayli tedirgin ediyor. Bundan dolayı geçmişleriyle şimdi arasında gidip geliyorlar. Geçmişte müslümanlıkla gelen ve özlenen bir hayat var, iyi kötü külleri savrulup közleri beliren bir inanç var. Şimdilerde dünyayı kana bulayan bir “terör”! Üstüne üstlük ‘itici’ kılık kıyafetleriyle cadde ve sokakları dolduran Arap görünümlü Arnavutlar!

Bu Araplar bu menfi tesirin vebalini nasıl çekerler bilmiyorum, meselâ, en dindar aileler bile çocuklarının namaz kılmasından rahatsız oluyorlar, rahatsız demek belki haksızlık olur, ürküyorlar, çekiniyorlar! Neden? Şundan: Arnavutça konuşan, sakallı, sert görünümlü gençler onların zihinlerinde 11 eylül görüntüleriyle eşdeğer hâle geliyor!

Neyse biz meydana dönelim. Eskiden seyirciler namaz kılanlarla eşitmiş, zamanla bu sayı kılanların lehine değişmiş. İmam Arnavutça konuştuğundan Arapça dışında anlaşamıyoruz yine de “ni Allahü ekber, dü Allahü ekber, tıriya Allahü ekber, katr Allahü ekber” deyince Bayram Namazını tarif ettiğini anladım, elimdeki çarşafı boylu boyunca açtım. Orada seyircilerin içinde bulunan bir Arnavut 7-8 yaşlarındaki oğlunun elinden tutmuş, çarşafın boş yerini gösterdi, ben de işaretle gelmelerini söyledim. Onlar da geldi saf tuttuk.

Namazda insanların samimiyetlerini, içlerinden gelen iman dürtüsünü ve bilmeyişlerini, ezikliklerini, çaresizliklerini görüyorsunuz. Bizim köydeki imamın batı anadolu yörükleri ağzıyla "iki sallı bi bağlı" (iki salla bir bağla) diye kısaca tarif ettiği namazı gel de Arnavutlara sor! İlk tekbirlere bizim saf alışana kadar, imam Fatihayı yarıladı zaten, sonra rüku'! İmam Allahüekber deyince ilk gelenler oturdu, kaldı, kısa bir tereddütten sonra ayağa kalkıp rükuya eğildiler, secde, kıyam, kıraat; son tekbirlerde yine bir kargaşa... Nihayet namazı tamamladık. İmam hutbeye çıkarken getirilen teşrik tekbirleri... burada çok duygulandım. Itrî'nin o muhteşem bestesi müşterek söylendiğinde oluşan hava kimi etkilemez ki? Burada beni asıl tesiri altına alan duygu, tekbiri bilmeyen ama o coşkuya katılmak, ortak olmak isteyen insanların daha fazla bir heyecanla iştirak etmeye çalışmalarından neşet etmekteydi ama onlar uzun yıllar yabancı kaldıkları dil, musikî ve oluşan hava karşısında tekliyorlar. Lâkin o havayı solumak, o coşkuya katılmak zevkinden de mahrum olmak istemiyorlar. İnsanı içine alıveren, garip, sıcacık bir duygu seli. İmam hutbede her zaman olduğu gibi bizi terk ediyor, hutbeler bizim için cigara molası gibi!

İmam Hafız Şaban, titrek ve kırılgan bir sesle elli yıl öncesinden gelen bir sada ile derin ve acılı bir kıraate sahip. Kolay değil; on yıllarca sükût etmiş bu hançere, şimdi tekrar zihninde uzun zaman saklı kalan ayetleri Arnavut aksanıyla aslına uygun bir şekilde kıraate dönüşürken titrek ve hazin sesler bu elli yılın yükünü, acısını insanın yüreğine nakış nakış işliyor.

İmam hutbeden sonra minberden inerken yine teşrik tekbirleri, acemi ve samimi seslerle dağlıyor yüreğini insanın. Sonra, işte sonrası yok, imam ve öndeki şeyhler, diğer imamlar, hocalar duaya soyunurken, bizim arkamızdaki basamaklardan zırang zırang davul vurmağa başladı, ulan hani toplu bir amin olacaktı? Olmadı, olamadı. Cemaat kalktı, her taraftan davullar-zurnalar, havai fişekler, tokalaşıp kucaklaşmalar, şekerler, lokumlar, geleneksel giysilerini giymiş yaşlı Arnavutlar, çocuklar, dilenciler, Çingeneler...

İskender Bey Meydanı panayır yeri gibi, hemen ön tarafa koşuyorum, mübarek ve Allah'ı hatırlatan cemalindeki tebessümü ile yaşlı bir Arnavut bol "c"li ve "ş"li kelimeleriyle konuşuyor, Bayramın mübarek olsun diyorum, mübarek, mübarek diyerek karşılık veriyor, ileride Reşat Bardi, bütün varlığıyla Bektaşîliğin temsilcisi olarak geziyor. Enver Hoca'nın en son yasakladığı dinî etkinlik Bektaşîlik.

Enver Hoca’nın ailesi de Bektaşî imiş, Reşat Bardi, bugünkü Bektaşîlerin şeyhi, yani ıstılahıyla söylersek Dede Baba. 20 yıldan fazla bir süre hapishanelerde yatmış. Enver Hoca idaresi ile beraber, Arnavutluk'ta mekân tutan bütün Bektaşîler -ki 2. Dünya Harbindeki Arnavutluk direnişi tamamen Bektaşîlerin öncülüğünde yaşanmış- 1960'ların ortalarında din yasaklanınca büyük bir kısmı tebdil-i mekân eyleyip ABD'ye gitmiş, bu Reşat Bardi gitmeyip hapse girmeyi göze alanlardan. 1990'dan sonra Bektaşîlik tekrar Arnavutluk'a dönmüş. Bu gün Enver Hoca yok, ama Reşat Bardi bütün haşmetiyle Bektaşî mirasının temsilcisi olarak İskender Bey Meydanındaydı, eğer Türkiye ve Diyanet elini çabuk tutup burayı ciddiye alırsa Arnavutluk için güzel günler mümkün. Reşat Bardi'nin bu gün burada namaz kılmasının bir başka anlamı daha var, Bektaşîlik ayrı bir dindir Arnavutluk’ta, Müslümanlar, Bektaşîler Hıristiyanlar var, Reşat Bardi'nin camiye gelip namaz kılması, Bektaşìlerin müslüman olduklarını, namaz kıldıklarını göstermesi bakımından çok önemli, ha sadece "Bayramdaaan bayrama mı?" bilmiyorum, ama sadece rakı içmiyorlar...

TÜRK EDEBİYATI DERGİSİ

  

Yorumlar