Duyuru

Kabahatsiz Ordu Yoktur

  /   6837   /   28 Ağustos 2014, Perşembe

 Yazdır

  

 Halkını bir cehennemin içinden çekip çıkaran Aliya İzzetbegoviç “Tarihe Tanıklığım”[i] ismiyle yayımlanan anılarında acımasız bir savaşın yakıp yıktığı Saraybosna’da verilen kayıpları zikrediyor ve akabinde Müslüman önderliğin, savaş içinde dahi, kendisini riayete mecbur hissettiği kurallara ilişkin uzun bir hatırlatma yapıyordu. Cihad bölgelerinin kendine özgü koşulları ile oluşan istisnai halleri kabul etmekle birlikte, ümmetin akil adamlarından olan Aliya’nın tecrübesinin de gözden geçirilmesi gerektiği kanaatiyle hatıratın uzunca bir bölümünü aktarıyorum:


“O zamana dek, Saraybosna cehennem gibiydi. Ne su, ne elektrik, ne gaz ne de yiyecek vardı; ancak, muhtemelen kendi­sini yalnızca acı çekilen zamanlarda gösteren ve daha sonra, işler normale döndüğünde nostalji ile hatırlanan, eşi benzeri görülmemiş bir insanlararası dayanışma söz konusuydu. 42 aydan fazla süren kuşatma sırasında, 1.300'ü çocuk olmak üzere 10.000'den fazla insanın bomba ya da sniper mermileriyle öldü­rüldüğü ve 70.000'den fazla insanın yaralandığı tahmin edilmektedir.

(…)

Ancak, temiz savaş ya da kabahatsiz ordu diye de bir şey yoktur. Tüm savaşlar az ya da çok kirlidirler. Her ne kadar biz elden geldiğince askerlerimize savaş yasalarına uyma ve davranışlarını kontrol etme vazifelerini hatırlatmak için her fırsatı değerlendirdiysek de, zaman zaman işlerin bizim tarafımızda da olması gerektiği gibi gitmediği yönünde haberler geliyordu.

Ağustos başında, Cenevre Konferansı Eşbaşkanları Owen ve Stoltenberg'den, Bosna Ordusunun Doljani köyünde gerçekleştirdiği iddia edilen zulümlerle ilgili bir mektup aldım. Suçlamalar Hırvat tarafından geldi. General Delic'i telefonla aradım ve kendisinden olup bitenlerle ilgili bilgi istedim ve Ağustosta ona aşağıdaki mektubu yolladım:

Birkaç gün önce telefonla, HVO'nun, bizim ordu birimlerimizden birinin Jablanica yakınındaki Doljani köyünde Hırvat milliyetine mensup bazı sivilleri katlettikleri yönünde suçlamalarının araştırılmasını istedim.

Henüz bu konuda herhangi bir rapor almadım ve sizden, beni tahkikatın sonuçlarından haberdar etmenizi ve bunları kamuoyuna açıklamanızı istemek durumundayım.

Lütfen, askerlerimize savaş kanunlarına uyma mükellefiyetlerini hatırlatma konusundaki her fırsatı kullanınız. Ne saldırganları sert bir biçimde cezalandırmakta ne de kamuoyunu bundan haberdar etmekte tereddüt gösteriniz. Bu yolla kaybedeceğimiz hiçbir şey yoktur.


Birkaç gün sonra, Delic bana Bosna Ordusunun Doljani'de zulüm işlediği yönünde herhangi bir kanıt bulunmadığını bildirdi. Delic'in cevabının bir kopyasını, uluslararası bir soruşturma önererek Owen ve Stoltenberg' e yolladım:

Sayın baylar, HVO'nun Jablanica yakınındaki Doljani kö­yünde Hırvat milliyetine mensup bazı sivillerin katledilmiş olduğu yönündeki suçlamalarına atıfta bulunarak, Bosna-Hersek Ordusu Genelkurmay Başkanı'ndan bu suçlamaları so­ruşturmasını ve beni acil olarak sonuçlardan haberdar etmesini istedim. Mektubumun ve General Rasim Delic'den gelen cevabın bir kopyasını (hem Boşnakça hem de İngilizce olarak) size gönderiyorum.

Onun temin ettiği malumat HVO'nun suçlamalarıyla çeliştiğinden, bu olaylara ilişkin gerçeğin tespiti konusunda sizin yardımlarınızı istiyorum. Uluslararası Kızıl Haç'ın ve UNPROFOR'un bu konudaki bulgularına güvenim tamdır. Bu konuda anlayış ve işbirliğinizi esirgemeyeceğinizden eminim.

Owen ve Stoltenberg konu üzerinde daha başka hiçbir şey söylemediler.

Ancak, Doljani'de yapıldığı ileri sürülen zulümlere ilişkin suçlamalar Hırvat propagandasının bir ürünü idiyse de, Grabovica'da Hırvat sivillere yapılan zulüm acımasız bir gerçekti.8 Eylül 1993'te, "Neretva 93" operasyonu devam ederken bir grup askerimiz Neretva ırmağı üzerindeki bu köyde 27 Hırvat sivili katletti. Bu zulmün öğrenilmesi üzerine, General Delic "Neretva 93" harekatını yönetmekte olan Sefer Halilovic'den bir rapor vermesini istedi ancak öyle görünüyor ki bu raporu asla alamadı. Ancak bu trajedinin birçok keyfiyeti, iki ay sonra, 26 Ocakta Saraybosna'da düzenlenen "Trebevic i" askeri ve adli davası bağlamında öğrenilecekti. Adalet Bakanlığı bünye­sinde yer alan Askeri Savcılık Ofisi Saraybosna'daki İsyana ve Suçlara ilişkin Tahkikat sırasında, Grabovica'daki zulüm hak­kında hatırı sayılır miktarda malumat elde etti, ancak suçlama­lar ve yargılama yalnızca Saraybosna vakası için tesis edilmişti. 1997 güzünde, Askeri Güvenlik Bölümü, Grabovica'daki zu­lüm hakkında Saraybosna'daki Kanton Savcılığı'na ceza dava­ları havale etti. Savcılık vakayı ele aldı ve Roma "Yol Kuralla­rı" uyarınca Lahey Uluslararası Mahkemesi'nden şüpheliler aleyhine adli tahkikat başlatmak konusunda mutabakat istedi. Bunun üzerine Lahey Mahkemesi vakayı ve onunla ilgili tüm dokümanları bir bütün olarak teslim aldı.

Bir yıllık kuşatmanın ardından, Saraybosna'da anarşi işaretle­ri kendini göstermeye başladı. Kenti savunmakta olan birimler­den bazıları, askeri disipline ve o zamanlar işinin ehli bir subay ama kişisel cesareti az bir adam olan Sefer Halilovic'in başkan­lık ettiği üst komuta karargahının otoritesine giderek daha az itibar eder olmuşlardı. 1992 Aralık’ında ordu ile Juka Prazi­na'nın komuta ettiği ve Özel Operasyonlar Birimi olarak adlan­dırılan birim arasında açık silahlı çatışma patlak verdi. Komu­tanlar arasında, kentin savunmasının göz ardı edilmesi tehdidi yaratan kıskançlıklar baş gösterdi ve ta en baştan beri polis bi­rimleriyle ordu arasında içten içe süren gizli bir çatışma yaşanı­yordu. Sırplara yönelik kötü muamelelere ve sivillerin cephede siper kazma gibi tehlikeli işler için askere alındığı illegal baskın­lara dair haberler geldi.

(…) Birkaç gün önce (kesin söylemek gerekirse 27 N 1993'te), o tarihte Üst Komuta'nın Kurmay Başkan Yardımcısı olan General Divjak'tan dört sayfalık bir mektup aldım. Mektubunda kendisine yönelik tutumdan ve silahlı insanların Saraybosna vatandaşlarına yönelik davranışlarından yakı ve örnek olarak da şunları gösteriyordu:

(…)

- Sahadaki askeri birimlerin komutanlarının sivillere çok zalimce davranıyor olmaları;

(…)

- Tüm bu vakalarda, 10. Dağ Tugayının komutanı M Topalovic Caco'nun vahşi tavırlarının özellikle öne çıktığı…

Divjak bu kadar açık söylemiyordu ama, mektubundan kendisine yönelik tutumların Sırp oluşundan kaynaklandığı ve kötü muamele kurbanlarının, tamamen olmasa da büyük oranda Sırplar olduğu (her ikisi de Müslüman olan Hajro adındaki terzi ile Mehmedovic Meho ve diğerleri de zikredilmişti) çıkarsanabilirdi.

Merkez Komuta Karargahından Divjak'ın şikayetlerinin açıklamasını elde etmeye çalıştım. Divjak'ın güvensizlik ve şüpheyle çevrelenmiş ve suçlamalarından çoğunun iyi temellenmiş olduğu rapordan açıkça anlaşılıyordu.

Kentte Sırplara kötü muamele edildiğine dair kanıtlanmamış fakat ısrarlı hikayeler her halükarda giderek sıklaşıyordu. Suçlamalar, daha düşük oranda olmakla birlikte, Ramiz Delalic Celo'nun fiili komutanı olduğu (önceden komutan yardımcısıydı) 9. Tugayın askerleriyle de ilgiliydi.

9. ve 10. Tugaylar, kuşatılmış Saraybosna'nın savunmasını kuzey ve güney hatlarının geniş bir kısmını tutuyorlardı Dağ Tugayı Slatina-Grdonj-Pasino Tepeleri hattını tutuyordu 10. Tugay ise Miljacka Nehri üzerindeki meclis binasından Debelo Tepesi ve Colina'ya kadar olan hattı tutuyordu). Bu tugay­lara bağlı askerler kendi ateşli silahlarını savaşın başında getir­mişlerdi ve kendi komutanlarına kuvvetli bir sadakatleri vardı. Bu isyankar insanları ehlileştirmek ve onlara askeri disiplini empoze etmek vahşi atlara eyer vurmaya çalışmak gibi bir şey­di. Komutanlarıyla girişilecek en ufak bir restleşme, tugayın tü­müyle bir çatışmaya ve onların hatları terk etmesine yol açabilirdi. Azami dikkatle ilerlemek elzemdi.

2 Temmuz 1993'te, 9. ve 10. Tugaylardan bazı adamlar Vi­jecnica (Belediye Binası)'dan Skenderija'ya kadar Miljacka üzerindeki bütün köprüleri ve kentin doğu kesimi boyunca tüm polis merkezlerini bloke ettiler.

Delta Biriminin komutanı Dino Aljic'in sadık adamları ara­cılığıyla gece boyunca pazarlık yaptım ve isyancı subayların kışlalarına ve kendi hatlarına geri çekilmesini sağlamayı başar­dım. Ancak, bu durumun tekrarlanmamasını garantilemek üze­re gereken her şeyi yapmaya ve nihai olarak da kenti savunan birimler arasında nizami bir düzen tesis etmeye karar verdim.
Ertesi gün, Ordu Komutanı Delic'i ve Polis birimlerinin ba­şında olan İçişleri Bakanı Alispahic'i ofisime çağırdım. Onlara, ihanet içindeki bu iki tugayın keyfi davranışlarına son vermek üzere bir plan hazırlamalarını söyledim.
Bu çok nazik ve riskli operasyonun hazırlıkları beklediği­mizden çok daha uzun sürdü. Çok daha güçlü bir düşman tara­fından sarılmış olan bir kentte, kendi birimlerimize karşı silahlı bir harekat yapmamız gerekiyordu.

(…)

SDA'nın İcra Kurulu, 23 Ekim 1993'teki oturumu sırasında ordudaki kanunsuzluklar hakkında bir beyanat yayınladı. Be­yanatta şunlar söyleniyordu:
SDA İcra Kurulu, Demokratik Eylem Partisi'nin Bosna Hersek halklarının savunma kapasitesini güçlendirme görev ve sorumluluğuna dayalı olarak ve Saraybosna'da halihazır­daki askeri ve güvenlik durumun ışığında, Bosna-Hersek Ordusu 1. Kolordusuna bağlı muayyen birimlerde önderlik ve komuta sisteminin bir süredir ciddi tehdit altında bulunduğu bilgisine ulaşmıştır. Bu durum, doğrudan savaş misyonlarının icrasındaki etkinliği sorguya açık hale getirmekte ve Bosna-Hersek Ordusu ile halkın saldırgana karşı verdikleri bu zorlu mücadeledeki gayretlerinin altını oymaktadır. Silahlı kuvvetler mensupları arasındaki suç ve keyfi davranış vakaları da giderek daha fazla belirginlik kazanmaktadır. Saraybosna'daki muayyen birimlerde yer alan bireyler, hukuksuz davranışlarıyla bu birimlerin kentin kahramanca savunulması sırasında edindikleri iyi üne de zarar vermektedirler. Bu itibarla, SDA İcra Kurulu, yetkililere, en çok da Bosna Hersek Cumhurbaşkanlığı ile Bosna-Hersek Ordusu Üst Komuta Merkezine durumu yeniden gözden geçirmeleri ve kanun ve düzeni tesis edecek adımları atmaları ve bu suretle ordularındaki ve devletlerindeki insanların sarsılmakta olan güvenini yeniden kazanmaları çağrısında bulunur. Yalnızca organize ve senkronize bir savaş başarıya ulaşabilir ve savaş ve savaş hali, başına buyrukluk ve hukuksuzluk için bir mazeret olamaz.

Cumhurbaşkanlığı'nın operasyon kararının alınacağı oturumu, operasyonun gizliliğini korumak amacıyla 25 Ekimde gece yarısından hemen önce toplandı. Harekatın 26 Ekimin ilk saatlerinde başlaması planlandı.
Bu oturumda, Musan Topalovic ve Ramiz Delalic'in 9. ve 10. Tugaylardaki komuta mevkilerinden azlinin emredilmesine ve tutuklanmalarına karar verildi. "Bu kararın uygulanması için, gerektiği takdirde, zor kullanılmasına izin verilmiştir" deniliyordu, Başkanlığın emrinde.
Saraybosna, 26 Ekimde gözlerini tam bir sessizliğe açtı.
Şans eseri bombardıman da yoktu. Kosevo'daki Katolik mezarlığının karşısındaki binalara konuşlanmış olan 9. Tugayın bir kısmı sabah saat yedide kolaylıkla teslim oldu. Romanijska So­kağında kalan diğer kısmı ise, akşamüstü geç saatlere kadar direndi. Dr. Haris Silajdzic ve Bakir Alispahic, dört bir yandan kuşatılmış olan üsse gittiler ve Ramiz Delalic'i daha fazla direnmenin anlamsızlığına ikna ettiler. Musan Topalovic Caco, rehin aldığı çok sayıdaki siville birlikte Bistrik'teki gece üssünde barikatların ardına çekildi. Uzandığı yerde dikkatsiz polisleri bekliyor ve onları birer birer öldürüyordu -bunlardan toplam do­kuz tanesini öldürdü. Ne yapacağımızı bilmiyorduk. Binayı ha­vaya uçursak, bu, çoğu kadın ve çocuklardan oluşan, çevredeki evlerden aceleyle toplanmış 40-50 kadar rehinenin ölümü anla­mına gelecekti.

Gecenin erken saatlerinde, Cumhurbaşkanlığı danışmanla­rından biri olan Jusuf Pusina'yı, Caco'yu teslim olmaya ikna edip edemeyeceğini görmek üzere yolladım. Caco reddetti ve Pusina bize, onun öldürdüğü ve cesetleri avluda sıralanmış olan polislere dair haberleri getirdi.
Rehinelerin ıstırabı sürdü. Caco'yu telefonla aradım ve ona, saat 11.30'da kendisinin de gayet iyi tanıdığı Jusuf Pusina ile benim korumalarım Haris Lukav ve Osman Mehmedagic'in kendisi için geleceklerini söyledim. Aynı zamanda, ateş açma­masını, Komuta Merkezine götürüleceğini ve kendisine yasala­ra göre muamele edileceğini de söyledim.

Gece yarısına doğru Caco ve emrindeki adamlardan bir kıs­mı direnmeksizin teslim oldular. ı. Kolordunun Cure Cakovica Sokağındaki (şimdi Ali-pasina Sokağı) komuta merkezine gö­türüldü. Orada, öldürdüğü polislerin arkadaşlarının fıziksel sal­dırısına uğradı. Linç edilmesi yönünde ciddi bir tehlike vardı. En kötüsünü önlemek için, Bölge Hapishanesine nakledilmesi niyetiyle bir arabaya tıkıldı. Yolda, araba Kosevo Sokağı bo­yunca yol almaktayken, Caco aniden kendini kurtardı, araba­nın kapısını açtı ve kaçmaya çalıştı. Muhafızlar ateş açtı. Resmi rapor buydu.

Sabahın ilk haber yayınında, TVBiH'in spikeri Caco'nun önceki gece tutuklanmış ve kaçmaya çalışırken öldürülmüş ol­duğunu bildirdi.

Soruşturma yapılırken, 9. ve 10. Tugaylardan 150 kişi ne­zarette tutuldu. Çoğu kısa sürede salıverildi ve Trebevic ve Grdonj'daki cephe hatlarına gönderildi. 18 tanesi cinayet ve si­lahlı ayaklanma ile suçlandı ve yargılandı. Kentte kanun ve ni­zam yeniden hakim oldu. Artık tehdit yalnızca tepelerden geli­yordu.”


Direniş cephelerinde yer alanların muzafferiyeti için dua ediyor, namluların ucuna koydukları hayatları ile yükselttikleri davanın, düşmanın propaganda savaşı karşısında, şüpheli hale gelmesine yol açacak fiillerden uzak duracaklarını umuyoruz.

“Allah her şeyi aslıyla bilir, ama siz bilemezsiniz.”[ii]



[i] Tarihe Tanıklığım, Klasik Yayınları, Ekim 2003, İstanbul
[ii] Bakara Suresi 232.ayet, Muhammed Esed meali
  

Yorumlar