Duyuru

Ne Olmalıydı?

  /   5837   /   28 Ağustos 2014, Perşembe

 Yazdır

  


Ferdin bilgiye ulaşması, bilgi edinmesi ve edinilen bilgiden anlam bütünlüğüne sahip bir neticeye ulaşması, kimi zaman deneme yanılma yöntemi ile olsa da, genel olarak, geçmiş kuşakların neler yaşadıklarını, hangi bireysel ya da toplumsal meselelerle karşı karşıya gelip nasıl tercihler yaptıklarını ve tüm bunların sonucunda neler elde ettiklerini öğrenmesi ile şekillenen bir süreçtir.

Kişi, geçmiş kuşakların birikimleri üzerine kendi bilgi ve çabalarını koyarak, “geçmiş”i, “tarih”e dönüştürebildiği oranda geleceğe yönelik sağlam bir temel atabilir. Zira ferdin yaşadığı çağı kavrayıp muhatap olduğu şeyi tanımlayarak, onu anlaması ve yorumlaması, bir gelecek tasavvuru ile buna bağlı bir duruş sergilemesi “tarih”e ilişkin doğru bir bakış açısını zorunlu kılar. Bu, aynı zamanda, mücadelenin şeklini de şekillendirecek olan haldir. Allah’ın (cc), Kuran-ı Kerim’de, bizden önceki kavimlerin yaşadıklarına dair aktardıklarının akabinde “Umulur ki ders alırsınız” diyerek bizleri ikaz etmesi bize, geçmişten süzdüklerimiz ile geleceğimize yön vermekle yükümlü olduğumuzu düşündürtmektedir. Bu, her şahsın bulunduğu konum itibariyle kendine has bir özellik arz etse de, en genel anlamıyla; mümkün olanı hayata geçirme yükümlülüğümüzün ihmalinin ukbaya yönelik bir mesuliyeti getirmesinin yanında, tarih huzurunda bizden sonrakilere verecek hesabımızın olduğunu işaret etmek demektir. Yaşadığı çağa dair bireyin sahip olması gerektiği mesuliyet duygusunu şimdi ebedi istirahatgahında olan kadim bir dostum, “Sırtımızda Kuran’ın yükü; atamayız, kaçamayız…” sözleri ile dillendiriyordu…

Bu hal, Rainer Maria Rilke’nin mısralarına, “Budur benim çabam, bu: adanmak özlem çekerek, dolaşmaya günler boyu. Güçlenip genişlemek derken, binlerce kök salarak, kavramak hayatı derinden- ve ortasından geçerek acının, olgunlaşmak hayatın ta ötesinde,ta ötesinde zamanın! ..” sözleri ile yansıyor…

Bugün, “Kadın meselesi” imiş gibi duran, aslında kadını ve erkeği ile bütün bir toplumun tavrını, duruşunu, yerini belirleyen başörtüsü meselesi üzerinden farklı bir konseptte konuşma ihtiyacı içindeyiz. Kadın meselesine dair bu ülke topraklarında veya dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan sorunlar hakkında bir fikir ortaya koyarken, genelde vakanın geçmişine ve bugününe dair “tespit” ve “teşhir”de bulunarak, öngördüğümüz çözüm önerilerini dillendirirken vaka karşısında siyasi, sosyal ve kültürel açıdan nasıl bir tavır alınması gerektiğine dair kendi perspektifimizden önerilerimizi dile getirmek de bizim sorumluluğumuz. Bugün önerilerimizi dile getirmeliyiz ki, gelecek kuşaklar neler düşündüğümüzü, hissettiğimizi ve umduğumuzu ve yine neyin çabasında olduğumuzu idrak edebilsin. Yüzümüzü geçmişe dönerek “O dönem ne olmalıydı?” sorusuna bir cevap aramamız bizden sonrakilerin kendilerini tarihten gelen bu “hak ve güç savaşı”nın içinde, bir tarafta olmaya namzet gördükleri takdirde, belirleyecekleri stratejide, kendilerinden öncekilerin eksik bıraktıkları ya da hiç beceremedikleri işleri görerek aynı hata ve yanlışlara düşmemelerini sağlayacaktır. En azından böyle olmasını umuyoruz.

Anadolu’nun kan ve göz yaşı ile yoğrulan özgürlük mücadelesinden geriye kalanın Müslüman halkın anlam dünyasını belirleyen dünyevi ve uhrevi inanç temellerine yönelik süregelen bir taarruz olması ne büyük bir paradokstur. Anadolu’daki mücadelenin temellendiği tüm değerlere karşı ve bugün bize rağmen, bize istemediğimiz bir yaşam alanı çizme cüretini gösteren bir azınlığın Müslüman halkı “Ulus”a ve Müslümanların hakim olduğu siyasi yapıyı “laik” devlete dönüştürme yolundaki çabası halka yönelik şiddet ve bunun ardından gelen şiddet dönemi uygulamalarının içselleştirilmesi dönemleri ile kayda geçmiştir. 7 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 , 12 Eylül 1980 darbelerini ve 28 Şubat 1997 “Post Modern ” darbesini bu cümleden sayabiliriz. 28 Şubat Post Modern darbesinden on üç yıl sonra bu ülkede nelerin değişip değişmediğini burada bir defa daha tekrar etmeden, “O dönem ne olmalıydı?” sorusunun cevabını arayacağız.

Müslümanların zihni anlamda ağır bir darbe aldığı o dönemden akılda kalan şeyler; Üniversitelerde kurulan ikna odaları, okul önlerinde coplananlar ve halihazırda kamu kurum ve kuruluşlarında, eğitim öğretim alanlarında on üç yıldır kesintisiz bir şekilde uygulanan başörtüsü yasağı… Sürecin hazırlayıcıları ve süreci işletenlerin kimlikleri o gün de biliniyordu, bu gün de bilinmekte. Zira her şey gözler önünde cereyan etmişti. Sürecin sahipleri kendilerine yüklenen ve kendilerince de talep edilen görevlerini yerine getirirken sürecin muhatabı olan, bizlerle aynı saflarda olduğunu düşündüğümüz insanlar, bu insanların tabi olduğu alimler, hocalar, abiler, ablalar, cemaat ve gruplar neler yapmıştı?

Gece gündüz okul önlerinde bekleyenlerin yanında duran, yasağı lanetleyen her meslek ve meşrepten müteşekkil az sayıda insanı bir yana koyarsak, o dönemde bir gecede topluca başlarını açıp eğitimlerine devam etme kararı alan cemaat ve grupların varlığını görmekle sarsılmıştık… Dönemim YÖK başkanının; “Biz, yasağın bu kadar çabuk kabul göreceğini, yayılacağını bilseydik, onu daha erken getirmiştik!” sözleri durumu özetliyordu.

İşte, o zaman olması gereken; Müslümanların birlik ve beraberliğinin, menfaatinin kendi derdimizden, kendi işimizden, cebimizden, mevkiimizden daha evla olduğunu hatırlamaktı. İşimizi ve aşımızı kaybetmek bahasına başörtülü eşlerimiz ile aynı kaldırımda yürümeye devam etmekti. “Kuran’da başörtüsü emri var mıdır?”, “Eğitim-öğretim için bu emirden vazgeçilir mi?” soruları etrafında fırtınalar koparan hacı, hoca, alim, aydın yaftalı insanlara, “Başörtüsü buyruğunu engelleyenlerin, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı halk üzerinde ahkama aykırı yaptırımda bulunanların, Allah’ın şiarlarına, Müslüman kadınların, örtülerine karşı yasal düzenleme yapan ve bunları uygulayanların dünyadaki ve ahiretteki durumlarına dair hükmü” sormak olmalıydı, yapmamız gereken. İsa’nın (as) Yahudi alimlerine "Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Siz nanenin, anasonun ve kimyonun ondalığını verirsiniz de, Kutsal Yasa'nın daha önemli yönleri olan adalet, merhamet ve sadakati ihmal edersiniz. Ondalık vermeyi ihmal etmeden esas bunları yerine getirmeniz gerekirdi. Ey kör kılavuzlar! Küçük sineği süzer ayırır, ama deveyi yutarsınız! Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Bardağın ve çanağın dışını temizlersiniz, ama bunların içi açgözlülük ve taşkınlıkla doludur. Ey kör Ferisi! Sen önce bardağın ve çanağın içini temizle ki, dıştan da temiz olsunlar. Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Siz dıştan güzel görünen, ama içi ölü kemikleri ve her türlü pislikle dolu badanalı mezarlara benzersiniz. Dıştan insanlara doğru kişilermiş gibi görünürsünüz, ama içte ikiyüzlülük ve kötülükle dolusunuz. Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler!” diyerek meydan okuduğu gibi bizim de Allah’ın teklifini ihmal eden alimlere çıkışmamız, onları sorumluluklarını yüklenmeye davet etmemiz gerekirdi. Müslüman halkın ümit olarak gözünü çevirdiği ulemanın da, nice peygamberin yanında cehd eden Rabbaniyun gibi, hakkın yine hakkın kelimeleriyle açıklanmasından ve savunulmasından geri durmaması icap ederdi.

Şüphesiz her nefis kendisi için bir rehindir ve yine şüphesiz hepimiz hakkında hüküm verici olan ancak Allah’tır. Bizler tüm bunlara şahidiz, bizden sonrakiler de şahitlerden olsun…
  

Yorumlar