Duyuru

Başörtüsü Aynasında Mücadeleye Bir Bakış

  /   5306   /   28 Ağustos 2014, Perşembe

 Yazdır

  

“…Küçükken görme duyumu biledi gökler, yüzüme aksetti onların tüm nicelikleri, şimdi zamanların mukadder sapmaları ve matematiğin sonsuzluğu alıp götürüyor beni..” R. Arthur’un cümlelerinde geçen bu ifadeler bana; zaman döngüsü içerisinde bireyin ait olduğu çağda, birey-toplum-devlet üçgeni temelinde yürüteceği bir geçmiş ve gelecek muhasebesiyle, mizacına uygun bir fikri bütünlük içinde ortaya konulacak hayat tasavvurunu düşündürtüyor. Bireyin, önceki kuşakların muhatap olduğu vaka ve sorunları -temel itibari ile aynı manayı taşımakla birlikte- kimi zaman toplumun çeşitli katmanlarında farklı yüzleriyle kendi çağında görmesi mümkündür. Ferdin, muhatap olduğu, yüzleşmek zorunda kaldığı tüm ahvali, bunların nitelikleri itibariyle, önce kendi ruhunda, sonra da “toplumsal vaka” kabulü doğrultusunda toplumsal hayatın içinde bir yere yerleştirme süreci tespitle başlayıp, teşhirle devam eder ve nihayetinde şahsi özelliklerin de harmanlandığı bir renk ve kıvam ile “vaka”ya karşı bir “duruş”a dönüşür. İnsanlar konumlarını, tarihe ve güne nispetle, dıştan içe ya da içten dışa bir dairenin halkaları gibi, etkileyen ve etkilenenler olarak belirlerler. Yine, geçmişten ulaşan veya bugün ortaya çıkan meselelere yaklaşımları da bu konuma etki eder. Olaylar karşısında bir “duruş” sergileyen fertler o veya bu şekilde gidişatı etkileyen bir aktöre dönüşür. Kutsal Kitaplar’da anlatılan kıssaların her birinin birer hikayecikten ibaret olmadığını bilenler kendilerini, geçmişe ve bugüne bakarak, nerede ve nasıl durmak gerektiği konusunda, mesuliyet duygusuyla fikir beyan etmek ve buna göre amel etmekle mükellef görürler..

Bu yazı, Müslümanların mücadele geçmişinden bugüne gelen ve birey-toplum- devlet üçgeninde şekillenen müzmin bir yasak ile buna karşı geliştirilen mücadele anlayışına mercek tutma gayretinin bir ifadesi olacaktır. Tarih şahitlik edecektir ki, kadını ve erkeğiyle varlık bilinci ile bir diyalektik geliştiren fertler geçmiş kuşakların mücadelesinin kayıpları ve kazançlarıyla mücadelenin nasıllığı üzerine kafa yorarak “Bu gün nasıl olmalı?” sorusuna bir cevap bulma ve bu cevap temelinde yükselecek bir anlayış geliştirme gayretinde oldular. Kimi zaman bir çıkmaza dönüşse de, mücadele, çeşitli yöntem ve araçlar ile varlığını bugüne taşımayı başardı. Mücadele yöntemi üzerinde kuşakların karşılıklı eleştirileri olmasına rağmen Müslüman kadınlar üzerinden yürütülen ve inancın sosyal hayattan dışlanması şeklinde tezahür eden saldırının/baskıların, temelde İslam’ın görünen yüzüne yönelik bir saldırı olduğu ve bunun “enformasyon”, “hukuk”, “sosyoloji” “psikoloji” gibi bir çok sahaya ait araçların kullanılarak yürütüldüğü ve yine muarız kesimin bunu, kelimenin tam anlamıyla, düşmanlığın neticesi bir “Savaş” olarak telakki ettiği hususunda bir mutabakat vardı. Vakıa, bu gerçekten bir savaştı; cumhur, demokrasi, kanun, hukuk terimleri altına gizlenmiş silahların kullanıldığı, hakim zihniyetin iktidar araçlarını kullanan bir avuç mütecaviz kukla ile Müslüman geleneğe yönelen halkın ülke topraklarında İslami değerleri özgürce savunabilme hakkını aradığı bir savaş… Eşit şartlarda yürütülmeyen bu savaşta yaşı, cinsiyeti, kavmi ve eğitimi ne olursa olsun cepheye katılan herkes savaşın çocuğuydu ve savaşın çocukları her yerde erken büyürdü. Tecrit edilen, sürgün edilen, toplum önünde hedef tahtasına konulan, sokaklarda, ödül törenlerinde, okul kapılarında, sınıflarda, kampus önlerinde, otobüs duraklarında, dolmuşlarda, devlet dairelerinde yerilen bu ülkenin çocukları… Kadınları, yaşlıları, elleri nasırlı rençberleri, mavi tulumluları, beyaz yakalıları, gözlerden uzak rütbelileri, öğrencileri, hastaları, afacanları… Cepheye atılan herkes ama herkes payına düşen bir şarapnel ile onurlandı. Tarih, başörtüsü mücadelesinde mütecavizlerin hedefinin örtülerin kumaşları değil, cepheye sürülen direniş iradesi, halkın kendisi olma isteği olduğunu kaydetti. Bu irade, erken büyümüş çocuklarımızın gelecek kuşaklara bıraktığı bir armağandır.

Halkın iradesine yönelik olarak her on yılda bir darbe geleneğinin olduğu bu ülkede halkın kendisini İslami bir değerle ifade hürriyetine vurgu yapan başörtüsünü kullanma yasağı 28 Şubat sürecinden sonra her alanda yaygınlaştırılarak bugüne kadar kesintisiz devam etti. Bizden önceki kuşakların Cuma namazı sonraları meydanlarda yaptıkları gösteriler, yayınladıkları bildiriler, 90 günlük oturma eylemleri, el ele tutuşma eylemi, açılan davalar, bireysel ve kitlesel çapta yürütülen mücadelelerin hepsi direnişin hanesine yazılmış mücadele örnekleri olarak kayda geçti. Bu süreçte halk üzerinde uygulanan sindirme politikaları, mütecavizlerin söyleyişi ile, “bin yıl sürecek” bir etki bırakmasa da, başta, İslam’ı bütüncül bir algılayış tarzı olarak kabul edenler olmak üzere halkın tüm kesimlerinde tedavisi güç yaralar açtı. Halkın baskıya/tecavüze karşı insiyaki tepkisi tedhiş politikaları ile bastırıldı ve nihayetinde 28 Şubat sürecinin başlamasından birkaç yıl sonra alanlarda haklarını savunan güçlü kitleleri görmek neredeyse imkansız hale geldi. Mücadelenin hukuki cephesine sahip çıkanların sürdürdüğü davaların varlığı ve organize olmayı başaran bazı grupların açıklamaları dışında mütecavize hakkı haykıran güçlü bir ses kalmamıştı. Sürecin bir noktasında halkın siyasal bir karşı koyuş telakkisiyle AK Parti’yi iktidara taşıması, yasağın/tecavüzün, göreve getirilen siyasiler eli ile sonlandırılacağı kanaatini yaygınlaştırmıştı. Bir başka ifadeyle, ümidini hükümetin adımlarına bağlamış bir kitlenin gelişmesine ve böylelikle mücadele alanlarındaki fiili varlığın ve temsil düzeyinin her geçen gün düşürülmesine yol açılmıştı. Ne var ki, tarihi şahit tutarak, önceki ve sonraki iktidarların da, siyasi hesapları yasağın sona erdirilmesine öncelediklerini söyleyebiliriz. Kimi zaman açıklamalar öylesine rencide edici bir hal almıştı ki, hak ve hakikatin temsili, halk iradesine saygı gibi nirengi noktalarına sahip bu mücadele, “yüzde bir buçukluk bir kitlenin meselesi”ne dönüştürülebilmişti. Bu dönemin eleştiri temellerinden birisi, iktidarın, halkın önceliklerini tespitte maddi – manevi alanları bir dengeye oturtamamasıdır. İktidarın istatistiklere dökebileceği sayısal verilere ulaşma arzusunu ön sıraya koyması, ekonomik kaynakların paylaşımına ilişkin endişe ve mücadelenin halkın haklarına tecavüzü def etme kaygısına galebe çaldığı yönündeki görüşleri yer yer haklı çıkarmıştır.

O yıllarda, başörtüsüne yönelik yasağın halkın haklarına yönelik bir tecavüz olduğunu kurumsal düzeyde dile getirenlerden birisi de MAZLUMDER idi ve bu “duruş” Kocaeli Şubesi öncülüğünde kararlı bir eyleme dönüştürülüyordu. 23 Nisan 2004 tarihinde, halkın sesinin yeniden ve yeniden duyurulması için haftalık eylemler gerçekleştirilmeye başlanıyordu. Yer olarak, o dönem Kocaeli Büyükşehir Belediyesinin bulunduğu ve yakın çevresinin siyasi parti teşkilatları ile doldurulduğu, insan hakları anıtının yükseldiği Sabri Yalım Parkı seçilmişti. Her hafta cumartesi günü halkın, yerel iktidarın ve siyasi partilerin gözlerinin içine bakarak, onlardan lütuf beklemediğimizi ancak haklarımıza / haklarına sahip çıkmaları gerektiğini söyledik. Hepimiz savunduğumuz şeyin “yüzde bir buçuk”un hakkı değil, halkın kendisi olma iradesi olduğunun bilincindeydik. Dönemin şube başkanı ve yönetim kurulu üyelerinin gayreti ile yürütülen eylemler o yıllarda bir çok sivil toplum kuruluşunun desteğini alıyordu. Eylemlerin başlaması ile oluşturulan Kocaeli İnanç Özgürlüğü Platformu, haftalık olarak hazırladığı basın metinleri ve eylem alanlarında kullandığı görsel öğelerle, başörtüsü yasağının o hafta Türkiye ve Dünya gündemine nasıl yansıdığını tarihe not düşmeye çalıştı. Katılımcıların sayısını verilen hukuki kararlar, siyasilerin tavrı, ülke gündemine düşen haberler etkilemekle birlikte, kemik bir kadro oluşmuş idi. İlk etapta uzun yılları kapsayacak bir hareket planlanmamıştık. O günkü hedefimiz 2004 Yılı Mayıs ayında Ankara’da gerçekleştirilecek olan “Beyaz Buluşma” ya Kocaeli’den mümkün olduğunca büyük bir kitleyi taşımaktı. Ancak Ankara’da gerçekleştirilen “Beyaz Buluşma” sonrası Kocaeli İnanç Özgürlüğü Platformu eylemlere “devam” kararı aldı. Açıklamalarımız başörtüsü yasağı ile sınırlı kalmayıp halkın haklarına yönelen sair zalimane uygulamalara, dünyanın herhangi bir yerinde ezilen ve sömürülen kardeşlerimize destek olmaya ve insan onurunu inciten tüm saldırı ve katliamlara karşı durmaya kadar yayıldı. Zira başörtüsüne sahip çıkmakla, Kudüs’e ve Mescid-i Aksa’ya veya sorgusuz sualsiz katledilen insanlara yahut maddi ve manevi varlıkları talan edilerek insanlığı ayaklar altına alınan zayıf bırakılmışlara sahip çıkmak arasında temel anlamda bir fark olmadığını biliyorduk.

Halkın değerlerine yönelik saldırı ve tecavüzün şekli ve mahiyeti değiştikçe, yeni uygulamalar dayatılmak istendikçe ve siyasal temsilcilerin kararsızlığı neticeyi her geçen gün daha da uzağa öteledikçe biz, Müslüman kadınların onur ve şerefleri ile yaşayabileceği bir toprak parçasının var olup olmadığını, yaşadıkları bu toprak parçasının onlar için ne anlam ifade ettiğini, onur ve şerefi çiğnenen tek bir insanın varlığının bile yeryüzünde huzuru yok etmeye yetip yetmeyeceğini de sorgulamaya başlamıştık. Dikte edilmeye çalışılan yaşam tarzına karşı yürütülen mücadeleyi küçümseyerek, “bununla bir şey elde edemezsiniz” deyip kenara çekilenlere; iktidara, muhalefete, medyaya ve tedhiş politikaları neticesi bir süre sonra yılgınlığa düşen büyük bir kitleye rağmen bu eylemler devam etti. Direnişin kendi yolunu açacağına inanan ve buna şahit olan bizler, bugün Kocaeli’ye, Sakarya, Van, Konya, Akyazı, Antalya, Ankara, Kütahya, Afyon ve Bursa’nın da katıldığını ve böylelikle direnişin 10 ile yayıldığını görüyoruz. Düzenli bir şekilde eylem yapan iller kendi yerel platformlarını kurup kendi mücadele ağlarını da oluşturma yoluna gittiler. Onların haberlerini, www.platformhaber.net ve www.mazlumderkocaeli.com adreslerinden takip ediyor, ümitlerimizi, periyodik eylemlerin yanında, platformların faaliyet ve buluşmalarına dair güncel bilgiler ile yeşertiyoruz. Tüm bu faaliyetlerin en anlamlısı hepimizi bir araya getiren “Türkiye Başörtüsü Platformları” adı altında yapılan istişare toplantısıdır desek abartmış olmayız. Zira yerel eylemlerin yönünün ve neticelerinin değerlendirildiği bu istişare toplantıları direnişin ülke sathına yayılmasına yönelik stratejilerin de tartışıldığı bir zemini ifade etmektedir. İşte, 7.’si 13-14 Kasım 2009 tarihlerinde Konya’da gerçekleştirilen platformlar arası istişare toplantısı böyle bir anlamı yüklenmişti. Konya İnanç Özgürlüğü Platformu’nun yoğun gayreti sonucu, bugün düzenli eylem yapan illerin yanında Türkiye’nin çeşitli illerinden gelen 25 civarında sivil toplum kuruluşu da bu toplantıya gözlemci olarak katıldı. Birbirinden farklı üslup ve söylem kullanan bu platformlar, temel anlamda yasağa karşı çıkmada ortak bir nokta ve eylem tarzında buluşup, bir çatı altında toplanma gayesi güdüyordu. Farklı fraksiyonların aynı hedef için bir araya gelip karşılıklı fikir alışverişinde bulunmaları, bir birlerinin tecrübelerinden istifade etmeye çalışmaları, bir birlerine karşı eleştiride bulunarak mücadeleyi daha iyi bir noktaya taşıma gayretlerini izhar etmeleri bizim için son derece önemli ve kıymetliydi. Konya’daki kardeşlerimizin, Kocaeli’deki platformun kuruluşunda yer almam sebebiyle davet etmeleri üzerine icabet ettiğim bu istişare toplantısından, tüm bu çabaların yeni filizler vermiş olduğunu görerek güleç bir yüzle ayrıldım.

Konya’da bir kere daha altını çizdik; biz bu mücadeleye “direniş” diyorduk. “Direniş: Direnme hali… Bir şeyi savunma halinde ısrarla karşı koyma durumu, yaşamak için çabalama”. Kimilerinin “sivil itaatsizlik” olarak tanımladığı bu hale işte biz, “Direniş” diyorduk. Kanunların, kanun koyucunun ve uygulayıcıların karşısında, bizden alınanı tekrar elde edinceye dek sabır ve sebatla karşı koymayı ilke edinen bir kitle vardı. Tarih elbette neleri eksik yaptığımızı, nerede hataya düştüğümüzü ortaya koyacaktır ancak tarihin projeksiyonunun direnişten yüz çevirenlere de çevrileceğinin, onlarında hatalarına ışık tutulacağının bilinmesi gerekir. Direnişin asli unsurunun insan olduğunu gözden kaçırmadan, yapılan tüm eleştirileri dikkate alarak, platformlarla birlikte hareket etmenin ve mücadeleyi bir üst perdeden yürütecek imkan ve araçları oluşturmanın gerekliliğine ve yine bu imkanlara sahip olanların bunları “direniş” anlayışının hizmetine sunmalarının dini ve ahlaki bir vazife olarak önlerinde durduğuna işaret etmek isterim. Platformların yükselen sesini duyanların bu vazifeyi ifa için öne atılacağına dair inancım tamdır. Uzun yolu kısaltmak, ağır yükleri hafifletmek adına ben hepimizi kendi alanımızda “direniş”e yardıma davet ediyorum. Hukukçulara, yazarlara, müzisyenlere, tarihçilere, edebiyatçılara öğrencilere, kadınlara, erkelere yaşlılara sesleniyorum… Ciddi bir çaba gösterirsek eğer, çocuklarımızın özgürce büyüyecekleri bir ülkeyi kurmak mümkün, diyorum.

Direniş bir ırmaktır; zulmü ve onun kalıntılarını silip götürecek… Gönüldaşlarımızdan beklediğimiz ise her nerede ve hangi zaman diliminde olurlarsa olsunlar bir araya gelip “direniş” adına bir nişane bırakmalarıdır. Her çağın ve mekanın kendine has şartlarını gözeterek ve her halükarda tecrübeleri, müspet ve menfi anlamlarıyla, yoldaş edinerek yürümeleri halinde mütecavizler halkın karşısında boyunlarını eğmek zorunda kalacaklardır. Kaybedecek bir şeyi olmayanlar ve sahip olduklarını bu uğurda kaybetmeyi, onları karlı bir ticaretin metası yapmayı göze alanlar, kardeşlerimiz; korkmasınlar, mutlak güç sahibi Hz. Allah bizimledir.

Selam, sabır, sebat ve dirençle; “direniş” ile kalınız…

  

Yorumlar