Duyuru

Camileri, hanları ve hamamlarıyla tipik bir Osmanlı şehri: Prizren

Kosova Haberleri

  /   563   /   02 Şubat 2014, Pazar

 Yazdır

  

 

Camileri, hanları ve hamamlarıyla tipik bir Osmanlı şehri: Prizren

İnanır mısınız, Prizren'e gitmek, Amasya'ya, Tokat'a, Manisa'ya, Trabzon'a gitmek gibi bir şey... Hemen herkesin Türkçe bildiği, bir dağın eteğine kurulmuş, ortasından bir nehir geçen, iki yakası köprülerle birbirine bağlanmış, minareleri, kubbeleri, tekkeleri, hanları, hamamlarıyla tipik bir Osmanlı şehri...

Prizren'de altı yıldır ‘Sanatla Uyanmak' isimli milletlerarası bir şölen düzenleniyor. Kosova Türklerinin kimliklerini korumak ve ayakta kalabilmek için gösterdikleri gayretin tezahürlerinden biri olan bu şölen, bu yıl 9-17 Mayıs tarihleri arasında Prizren ve Priştine'de gerçekleştirildi. Şölene Türkiye'den davet edilen yazarlardan biri de bendim. 1991 yılından beri tanıdığım Prizrenli dostlarım şair ve ressam Ethem Baymak'la şair Altay Süroy'un ricaları üzerine kabul ettiğim bu davet, Kosova'yı tanımak için bulunmaz bir fırsattı. Priştine'de Yahya Kemal'le ilgili bir panele katılacak, Prizren'de de bir konferans verecektim. Zaman kalırsa Kosova'yı gezmek, mesela Murad Hüdavendigar Türbesi'ni ziyaret etmek, Mehmed Âkif'in babasının memleketi olan İpek'i ve mümkün olursa köyünü, Suşisa'yı ziyaret etmek istiyordum. 15-16 Mayıs tarihlerinde de Üsküp'te olmam gerekiyordu.

Yalnız minare

12 Mayıs'ta, THY uçaklarından biriyle Priştine'ye uçtum. Aşağı yukarı bir saat on beş dakikalık bir mesafe... Havaalanından ordumuza ait askerî bir araçla alınıp Prizren'e götürüldük. Türk KFOR'u da, Türkiye Cumhuriyeti Eşgüdüm Bürosu, TİKA ve Türk Ekonomi Bankası gibi, Sanatla Uyanmak Şöleni'ne destek veren kurumlar arasında yer alıyor.

Kosova'nın muhteşem manzaraları arasında, fakat berbat bir yolda ilerlerken, iki tarafta yer yer gözümüze çarpan çiçeklerle bezenmiş şehitlikler, buralarda dokuz yıl önceki kanlı savaşın belirgin izleriydi. Yol boyunca, kanla yoğrulan bu coğrafyada 93 Harbi'nden beri yaşanan acıları ve ardı arkası kesilmeyen göçleri düşündüm.

Yaklaşık üç saat süren bir yolculuktan sonra, akşama doğru Prizren'e ulaştık. İnanır mısınız, Prizren'e gitmek, Amasya'ya, Tokat'a, Manisa'ya, Trabzon'a gitmek gibi bir şey... Hemen herkesin Türkçe bildiği, bir dağın eteğine kurulmuş, ortasından bir nehir geçen, iki yakası köprülerle birbirine bağlanmış, minareleri, kubbeleri, tekkeleri, hanları, hamamlarıyla tipik bir Osmanlı şehri...

Fazla oyalanmadan şehrin dışındaki motelimize giderken, dikkatimi ilk çeken betonarme binaların arasındaki camisiz minare oldu. Daha sonra öğrendiğime göre, bu minare Arasta Camii'nin minaresiymiş; cami 1963 yılında imar planlarını uygulama bahanesiyle yıkılıp minaresi böyle sipsivri bırakılmış.

 

Gazi Mehmet Paşa Hamamı

Rehberimiz Filiz Hanım, biz minareye bakarken onun tam karşısındaki Gazi Mehmet Paşa Hamamı'nı gösterdi; bu hamam, şölenin ana mekânıydı.

Motele yerleşip bir saat kadar dinlendikten sonra, Gazi Mehmet Paşa Hamamı'na geçtik; çünkü o akşam, Makedonyalı bir etnografya uzmanı olan Elizabeta Koneska'nın “Adak” adlı belgeseli gösterilecekti. Mimar Sinan Üniversitesi'nde master yaptığı için çok güzel Türkçe konuşan Elizabeta Hanım, şiir gibi belgeselinde, asırlardır Makedonya dağlarında yaşayan ve dillerini, geleneklerini ve kıyafetlerini aynen koruyarak günümüze ulaşan Yörükleri sadece görüntülerle anlatıyordu. Tarihin içinden çıkıp gelmişe benzeyen bu güzel ve sağlıklı insanlar, Anadolu Türkçesi konuşuyor ve çocukları bizim çocukluğumuzda oynadığımız oyunları oynuyorlardı. Türkiye dâhil birçok ülkede, belgesel film festivallerinde gösterilen “Adak”, televizyonlarda da mutlaka yayımlanmalıdır.

Gazi Mehmet Paşa Hamamı, kurşunları yenilenerek daha fazla tahrip olması önlenmişse de, bir an önce restore edilerek kurtarılması gereken, soğukluk, ılıklık ve sıcaklık bölümleriyle muhteşem bir çifte hamam. Bursa'da kısa bir süre önce restore edilerek göz kamaştırıcı bir kültür merkezine dönüştürülen benzerini, yani Ördekli Hamamı'nı düşünerek hüzünlendim. Prizren'de bir de camii bulunan Gazi Mehmet Paşa'nın 1573 yılında yaptırdığı bu hamam, bir süredir kültür merkezi olarak kullanılıyor. Evet, bir kültür merkezi, ama programları izlemeye gelenleri üşüten, içinde hava akımlarının cirit attığı, “Prizren'de ‘Hamama giren terler' deyimini ‘Hamama giren üşür' diye değiştirmek gerekir!” şeklinde esprilere de yol açan bir merkez...

Bu perişan hamamda, açılan “Balkan Ressamları Karma Resim Sergisi”ni anmadan geçmek istemem. Kadim dostum Ethem Baymak'ın da suluboyalarıyla yer aldığı sergi, doğrusu Kosova'da ne kadar canlı bir sanat hayatı yaşandığını gösteriyordu.

 

Sinan Paşa Camii

Prizren'de, şehrin sembolü haline gelen Sinan Paşa Camii'nin bütün manzaraya hâkim olduğunu söyleyebilirim. Sufi Sinan Paşa'nın Bosna valiliği sırasında şehir merkezinde, yol seviyesine göre yüksekçe bir araziye 1657 yılında yaptırdığı, on dokuzuncu yüzyıl eseri olan barok süslemeleri ve başka hiçbir camide görmediğimiz manzara resimleriyle tanınan, tek kubbeli zarif bir cami... Sırplar tarafından civardaki bir kiliseye ait yapı malzemesinin kullanılmış olabileceği iddiasıyla 1939 yılında başlanan arkeolojik kazılar sırasında üç kubbeli son cemaat mahalli yakılmış. Bütünüyle yıkılacağı endişesine kapılan Müslüman halkın galeyana gelerek camiin etrafına etten bir duvar örmesi üzerine durdurulan sözde arkeolojik kazının izleri, şu günlerde TİKA tarafından yaptırılan restorasyon tamamlandığında silinmiş olacak.

Sinan Paşa Camii'ne, şehrin ortasından geçen Bistriça (Akdere) nehri üzerine Koca Sinan Paşa'nın babası Ali Bey'in 1533 yılında yaptırdığı üç kemer gözlü köprüyle birlikte çerçeveleyip baktığınız zaman kelimenin tam mânâsıyla Osmanlı karakteri taşıyan nefis bir manzaraya şahit oluyorsunuz. Biraz geniş açıdan bakarsanız, camiinin arkasına düşen tarihî Ortodoks kilisesini, sağ taraftaki Katolik kilisesini ve şehrin yaslandığı dağın tepesindeki kartal yuvasını andıran kaleyi aynı kare içinde görebilirsiniz.

Bu manzara, Osmanlı'nın Balkanlar'da beş yüz yıl nasıl kalabildiğini açıklıyor.

 

Şeyh Osman Baba Tekkesi

Sinan Paşa Camii'ni yaptıran Paşa, “Sufi” lâkabıyla tanındığına göre, tasavvufla bir şekilde irtibatı var demektir. Esasen Kosova, Osmanlı tarihi boyunca tasavvuf hareketlerinin çok canlı olduğu, tekkeleriyle meşhur bir vilâyetti. Özellikle Yakova, yeterli zamanımız olmadığı için ne yazık ki ziyaret edemediğimiz bu güzel şehir, günümüzde hâlen faal olan tekkeleriyle tanınıyor. Biz sadece Prizren'deki Şeyh Osman Baba Tekkesi'ni gezebildik. Saraçhane mahallesinde, Kukli Bey Camii yanındaki bu tekke, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu olduğu için Türkiye Türkçesini çok güzel konuşan Prizrenli Taceddin Bey'in verdiği bilgilere göre, Halvetiye'nin Ramazanî kolunun merkez tekkesiymiş ve Kosova'da tam on iki Ramazanî tekkesi varmış. Diğer tarikatlerin tekkeleri de bunlara eklenirse, Kosova'nın bir tasavvuf ‘ova'sı olduğu söylenebilir.

1712 yılında kurulan ve yakın zamanlarda restore edilerek hizmete açılan Şeyh Osman Baba Tekkesi, orijinal mimarisi, mefruşatı, eşyası, duvarlarındaki levhaları, şeyh kabirleri, bunların hep birlikte oluşturduğu mistik atmosferiyle, tam bir tekke... Serin gölgeli avlusunda, dervişlerden birinin tekke usulü pişirdiği kahvelerimizi yudumlarken, Osmanlı kültürünün bütün canlılığıyla yaşandığı yüzyılların Prizren'ini hayalimde yeniden inşa etmeye çalışıyordum. Ve aklım, Murat Hüdavendigâr Türbesi'ndeydi. Kosova Meydan Muharebelerinin cereyan ettiği sahayı ve Türbe'yi mutlaka görmeliydim.

Tabii, Türbe'yi de gördüm, Priştine'yi de, İpek şehrini de, İpekli Temiz Tahir Efendi'nin Suşise köyünü de... İzlenimlerimi merak ediyorsanız, gelecek haftayı beklemek zorundasınız. 

 

  

Yorumlar