Duyuru

Boşnak Nene Hatun Fata Orlovic

  /   3759   /   28 Ağustos 2014, Perşembe

 Yazdır

  

Bosna-Hersek'in kurucu Cumhurbaşkanı rahmetli Aliya İzzetbegovic, 1992 yılında tepeden tırnağa silahlı Sırp Çetniklerin saldırıları ile başlayan kanlı şarlatanlığın eninde sonunda biteceğini ve asıl mücadelenin bundan sonra başlayacağını çok iyi biliyordu. Bu sebeple, savaşın en sıcak olduğu günlerde bile, Müslüman Boşnakları evlerine dönmeye davet ediyordu. Velika Kladusalı mültecilerin Krajina'ya dönmeleri için 26 Ağustos 1994 günü yaptığı konuşmada; "Evlerini terk eden ve şimdi gurbet diyarda çatışan sizlere sesleniyorum. Evlerinize dönmeniz için sizlere çağrıda bulunuyorum" diyordu. [Konuşmalar, Aliya İzzetbegovic, Sayfa 105]

1995 yılına gelindiğinde, durum tam da Aliya'nın öngörüsündeki pozisyona geldi. Müthiş bir ivme yakalayan Müslüman Boşnak Ordusu'nun, Sırp Çetnikleri mağlup edeceği belli oldu. Bu sebeple, Amerika'nın başını çektiği Batılı güçler, Bosna Savaşı'nı bir galibi olmadan sonlandırma kararı aldılar. Ardından, Müslüman Boşnak Ordusunun ilerleyişinin durdurulması için Boşnaklar üzerinde baskı uygulamaya başladılar. Baskılar direnç sınırını aşan noktaya ulaşınca, rahmetli Aliya İzzetbegovic, Dayton Anlaşması'na kadar uzanan süreci kabul etmek zorunda kaldı. Ancak üzerinden on beş yıl geçmiş olmasına rağmen, Avrupa ve Amerika'nın zoruyla imzalanan bu antlaşma, bir ateşkes olmaktan öte gidemedi.

Bosna-Hersek'te, Dayton Anlaşması ile geçen her gün, rahmetli Aliya'nın, "Evlerinize dönün!" çağrısının ne kadar anlamlı olduğu daha iyi anlaşılmasını da sağladı. Evlerinden ve yurtlarından ayrılarak, hicret etmek zorunda bırakılan Boşnak Müslümanların birçoğu, yıllarca geri dönmeye cesaret edemediler. Rahmetli Aliya İzzetbegovic'in yaptığı çağrı doğrultusunda geri dönenler ise, Dayton Anlaşması Ek-7'nin, "Bütün mülteciler ve yerlerinden olanlar savaştan önce yaşadıkları evlerine dönme hakkına sahiptir" maddesini dikkate alarak geri döndüler. [Bosna-Hersek Barış Süreci, Osman Karatay, Sayfa 168] Ancak geri dönebilenlerin birçoğu, ya evlerinin yakılıp yıkıldığını ya da Sırp veya Hırvat bir aile tarafından işgal edildiğini gördüler.

Fata Nine'nin mücadelesi

Savaştan üç yıl sonra, 1999'da, Konyevic Polye'deki [Konjevic Polje] evine dönen Fata Orlovic, toprağının Sırplar tarafından işgal edildiğini gören Boşnaklardan sadece bir tanesiydi. Bosna Savaşı esnasında toplama kampında tutulan ve savaşın ardından bir süre muhacir olarak yaşamını sürdüren Fata Nine [Nana Fata], evine döndüğünde çok büyük bir sürprizle karşılaştı. Gurulu ve kararlı bir Müslüman olan Fata Nine'nin, mülkiyeti kendisine ve Sırplar tarafından şehit edilen eşi Sacir Orlovic'e ait olan, evlerinin bahçesine Sırp Ortodoks kilisesi inşa edilmişti.

Hiç kimseye inşaat izni ya da satış vekâleti vermemesine rağmen evinin avlusuna Sırp Ortodoks kilisesi inşa edildiğini gören Fata Nine, kaçak kilisenin kaldırılması için hemen hukuki mücadelesi başlattı. Mücadeleyi başlatma sebebini de şu sözlerle ifade ediyordu: "Onlar benim bahçemdeki kilisede düğün yaparken ben nasıl evimde oturabilirim, nasıl bahçemde durup düğünü seyredebilirim? Böyle bir şey olabilir mi?" İnşa müfettişlerinin, Fatma Nine lehine raporuna ve mahkemenin kapatma emrine rağmen, Sırp Ortodoks kilise faaliyetlerini on bir yıl boyunca devam ettirdi.

Fatma Nine'nin mülkünden vazgeçmeyeceğini anlayan Sırplar, bu defa kilise ve yerel mahkemeler vasıtasıyla, yıldırma yoluna başvurdular. Bijeljina Bölge Mahkemesi, "Nefreti yaymak, dini ve milli düşmanlığa neden olmak ve Sırp Ortodoks kilisesi papaz ve cemaatine saldırıda bulunmak" iddiasıyla Fata Orlovic'i mahkemeye davet etti.

Yerel mahkemede görülen ilk davadan sonuç alamayan Fata Nine, bunun üzerine bir üst mahkemeye başvurdu. Talebinin reddedilmesi yetmiyormuş gibi, bir de ''devletin çok etnikli yapısına karşı çıktığı'' gerekçesiyle, suçlu bulunup para cezasına çarptırıldı. Fata Nine, iç hukuk yollarının tükendiğini düşünerek, avukatları aracılığıyla davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne götüreceği sırada, yerel mahkeme daha önceki şikâyet dilekçesini kabul ederek, davayı açtı. Bu esnada kaçak kiliseyi yaptıran Sırp yetkililer, şikâyetinden vazgeçmesi için, Fata Nine'ye bir milyon iki yüz bin Euro teklif ettiler. Ancak Fata Nine bu teklifi kabul etmedi. Teklifi kabul etmeme gerekçesini ise şu şekildeydi: "Paradan daha kıymetli olan değerler vardır. Neden toprağımı, beni eşimden, çocuklarımdan ayıranlara vereyim? Savaş ülkemden binlerce değeri toprağın altına gömdü. Ben o parayı almış olsaydım, toprağın altındakilere karşı sorumsuzca davranmış olurdum."

Teklifleri reddetti

Fata Nine, toprakları üzerine inşa edilen kilisenin ortadan kaldırılmasını talebiyle başlattığı ve yıllarca sabırla devam ettirdiği hukuk mücadelesini, 2007 yılında kazandı. Fata Orlovic'in, Bosna Savaşı'nı sonlandıran, Dayton Anlaşması'nın mültecilerin dönüşünü ve mülkiyetlerinin iadesini öngörmesine ilişkin savunmasını haklı bulan mahkeme, "bahçe özel mülkiyet olduğundan kilisenin yıkılması gerektiğine" karar verdi. Ancak kilisenin avukatlarının davayı temyize götürmesi sebebiyle süreç uzadı. Üç yıl sonra temyiz başvurusunu karara bağlayan mahkeme, kilise avukatlarının bu talebini reddetti. Yıkım kararının, 25 Mayıs 2010 tarihinde uygulanması gerekiyordu. Ancak inşaat izni olmadığı gerekçesiyle Struba'daki mescidi yıkanlar, mahkemenin verdiği karara rağmen, on bir yıl önce inşa edilen kaçak kilisenin yıkılması için hiçbir şey yapmıyorlar. Bu durum, acaba,  Dayton Anlaşması, AGİT, Helsinki Komitesi, Kopengah Kriterleri ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Müslümanlar ve Müslüman olmayanlar için farklı doğruları mı öngörüyor" sorusunu akla getiriyor.

Mahkemenin kararını umursamazlıktan gelen Sırp Cumhuriyeti yetkilileri ise, ne Fata Nine'nin can güvenliğini sağlamaya, ne de mülkü sahibine iade etmeye yanaşıyor. Bunun yerine, başta Sırp Cumhuriyeti [Republika Sırpska] Başbakanı Milorad Dodik'in bulunduğu birçok Sırp, Fatma Nine'nin evinden ve toprağından vazgeçmesi için kendisine büyük paralar teklif ediyorlar. Bu tekliflerden birini Fata Orlovic şu şekilde anlatıyor: "Bu kararlardan sonra rahipler bana ziyarete geldiler. Bahçemin kilisenin olduğu kısım için bana bir milyon üç yüz bin Euro önerdiler."

Fatma Nine'nin bu tekliflere karşılık tek bir cevabı var: "Ben ailem tarafından bana emanet edilen toprakları nasıl satabilirim. Kendi kutsallarımı nasıl satarım, onlardan nasıl vazgeçebilirim.

Böyle bir şeyi bana Dünya'yı verseler yapamam. Daha fazla problem yaratmadan kiliselerini yıkıp gitsinler. Ben burada kimseyi öldürmedim. Yedi çocuğum, eşim ve yakınlarımı kaybettim, artık ömrümün sonunda burada barış ve huzur içinde yaşamak istiyorum. Ölürsem de, beni kendi bahçeme gömün!"

Yeni bir saldırı

Fata Nine, bir yandan yerel mahkemelerde hakkını ararken, diğer yandan da her türlü taciz, hakaret ve hatta dayağa karşı mücadele etmek zorunda kaldı. Evinin bahçesine inşa edilen kaçak kilisenin yıkılmasını isteyen Fatma Nine, birçok kez, kilisenin papazı, papazın çocukları ve bölgedeki diğer Sırplar tarafından gerçekleştirilen taciz ve saldırılara maruz kaldı. Bu saldırılardan sonuncusu Ramazan Bayramı'nda gerçekleştirildi. Mahkemenin yıkım kararı aldığı kiliseyi temizlemeye gelen Sırp rahiplerle karşılaşan Fata Nine, bu kişilerden, bahçesini terk etmelerini talep etti. Ancak Sırp rahipler bu talebi kabul etmediler. Aksine Fata Nine'yi tartaklamaya yeltendiler. Fata Nine, kendisini savunmak üzere, yerdeki tuğlayı almak için eğilmiş. Olay yerinde bulunan Sırp polis memuru Ranko Uzelac, Fata Nine'yi korumak yerine, tek eliyle kendisini omzundan yakalamış. Diğer eliyle cebinden çıkardı çakıyı kullanarak, Fata Nine'nin elini kanlar içerisinde bırakmış. Ardından Fata Nine'nin kulağına, "bir daha Sırp rahipleri rahatsız eder ya da bu olay hakkında konuşursa, öldüreceğini" söyleyerek tehdit etmiş. Fata Nine'nin kanlı elinin fotoğrafları, haber ajanları tarafından tüm dünyaya kamuoyuna yansıdı. Fata Nine, komşularının yardımıyla, UKC-a Tuzla Merkez Kliniği'ne kaldırılarak tedavi altına alınmış. Bu saldırı ile Fata Nine'yi yıldırmamış. Her şeye rağmen, vatan toprağının Moskof eline geçmemesi için cepheye koşan Nene Hâtun misali, toprağını terk etmeyeceğini ve mücadelesini sürdüreceğini ifade ediyor.

Fata Nine'nin on bir yıldır sürdürdüğü bu haklı mücadelesinde, sürekli taciz, hakaret ve darplara maruz kalmasının öncelikli sorumluları Sırp Cumhuriyeti [Republika Sırpska] Başbakanı Milorad Dodik ve Sırp Cumhuriyeti Polis Teşkilatıdır. Yaşanan bu olay, Sırp Cumhuriyeti'nin, Çentik soykırım politikalarını devam ettirmekte ısrar ettiğini göstermektedir. Bosna-Hersek'in, Sırpların ayrılıkçı girişimleri neticesinde, tekbir teşkilat altında ama tüm etnik kimlik mensuplarını kapsayan polis teşkilatı kuramamış olması bu adaletsiz zeminin oluşmasına imkân sağlamaktadır.

Gelinen noktanın ülkede yaşayan Müslüman Boşnaklar adına en üzücü tarafıysa; Konjevic Poljeli Müslümanlar, Srebrenica Kadınları Derneği Başkanı Hatidza Mehmedovic, Bosna-Hersek İslam Birliği [Islamska Zajednica BiH] Reis-ul Ulema Dr. Mustafa Ef. Ceric ve Amerika'daki Boşnak muhacirler, Fatma Orlovic'i desteklerken, Bosna-Hersek devlet erkânının olaya duyarsız kalmasıdır. Ülkenin son on beş yılına imza atan BH üçlü Başkanlık Konseyi üyesi ve Bosna Hersek İçin Partisi-ZaBIH Genel Başkanı Haris Silayciç [Haris Silajdzic], BH üçlü Başkanlık Konseyi eski üyesi ve Demokratik Eylem Partisi-SDA Genel Başkanı Süleyman Tihic [Sulejman Tihic] bu tür konuları ancak seçimden seçime hatırlıyorlar.

Ülkenin kuzeyindeki Brcko bölgesine bağlı Gornja Maoca isimli Müslüman köyüne, 2 Şubat 2010 günü sabah saat 4 sularında 240 araç ve 600 görevliyle, Bosna Savaşı'nın ardından gerçekleştirilen en büyük operasyonu gerçekleştiren Bosna-Hersek Güvenlik Bakanı Sadık Ahmetovic ise hala sessizliğini korumaya devam ediyor. Rahmetli Aliya İzzetbegovic'in ismini Saraybosna'daki havaalanı ve şehrin büyük caddesine verilmesini veto eden Avrupa Birliği Bosna-Hersek Yüksek Temsilcisi Valentin Inzko da, mevcut durumu değiştirmek adına, konuşmanın ötesinde, somut bir adım atmıyor.

Fatih'in Bosna Fermanı

Fata Nine örneğinde olduğu gibi Boşnak Müslümanların mülkünü işgal edenlere karşı suskunluğunu koruyan Avrupa Birliği yetkililerine, Fatih Sultan Mehmed'in Bosna-Hersek'i fethinden sonra, 28 Mayıs 1463 tarihinde Milodraz'da yazdırdığı fermanı hatırlatmak isteriz: "Ben ki Muhammed Han'ım; üst ve alt tabakada bulunan bütün halk şu şekilde bilsin ki, bu fermanı taşıyan Bosna rahiplerine lütufta bulunup şu hususları buyurdum:

Söz konusu rahiplere ve kiliselerine hiç kimse tarafından engel olunmayıp rahatsızlık verilmeyecektir. Bunlardan gerek ihtiyatsızca memleketimde duranlara ve gerekse kaçanlara emnü aman olsun ki, memleketimize gelip korkusuzca meskûn olsunlar ve kiliselerinde yerleşsinler.

Ne ben ne de vezirlerim ve ne de halkım tarafından hiç kimse bunlara herhangi bir şekilde karışıp incitmeyecektir.

Kendilerine, canlarına, mallarına, kiliselerine ve dışardan memleketimize getirecekleri kimselere dahi yeri ve göğü yaratan Allah hakkı için, Ulu Peygamber hakkı için, yedi Mushaf hakkı için, yüzyirmidörtbin peygamber hakkı için ve kuşandığım kılıç için en ağır yemin ile yemin ederim ki; söz konusu rahipler benim hizmetime ve benim emrime itaatkâr oldukları sürece yukarıda belirtilen hususlara hiç kimse tarafından muhalefet edilmeyecektir."

Aslı Fojnica şehrindeki Fransisken Katolik Kilise'sinde bulunan ve Fransız İhtilali'nden 326, 1948 Uluslararası İnsan Hakları Bildirgesinden 485 yıl önce uygulamaya konan bu ferman umarız yaşanan sonunun çözümünü de açıkça ortaya koymaktadır.

MİLLİ GAZETE 

  

Yorumlar