Duyuru

Avrupa, Entegrasyon ve ‘İyi Müslümanlar’

Yazılar

  /   417   /   28 Ağustos 2014, Perşembe

 Yazdır

  

 


Edip Asaf BEKAROĞLU

Türkiyeli işçilerin Almanya'ya göçünün 50. yılı vesilesiyle bir süredir Euro-Türkler ve entegrasyon konusu tartışılıyor. Başbakan Erdoğan'ın Almanya'da bu konuda yaptığı konuşmanın da ana temalarından biri entegrasyondu.  Asimilasyonun tıpkı soykırım gibi insanlığa karşı işlenen en büyük suçların başında geldiğini söyleyen Başbakana göre entegrasyon kültürel kimliği geride bırakmak anlamına gelmemeliydi ve Türk diasporası “dilini, inancını, kimliğini koruyan nesiller” yetiştirmeliydi. İslamofobik yaklaşımların bu noktada hiç yardımcı olmadığını da ekledi Başbakan. Elbette ki bu konuşma Alman medyasında çok olumlu karşılanmadı çünkü Başbakan hem Türkiye'yi orada yaşayan Türk diasporasının hamisi gibi sunarken hem de 1970'lerden itibaren entegrasyon üzerine düşünen ve konuşan bir topluma bu konuda ders verir gibiydi.

Entegrasyon kavramının müphemliği

Gelen tepkilerden de anlaşıldığı üzere entegrasyon Avrupa'da hassas bir konudur. Bunun birkaç sebebi var. Bu sebeplere girmeden önce entegrasyon kavramının çok müphem bir içeriği olduğunu anlamak gerekir. Yapılan tanımlar genellikle siyasi ideolojilerin geleneksel tavırları ile örtüşür: sağa doğru gidildikçe entegrasyon neredeyse asimilasyon ile eşanlamlı bir şekilde kullanılırken sola doğru gidildikçe göçmen kökenli insanların sosyoekonomik entegrasyonu ön plana çıkar. Ayrıca, tanımın yapılması yerliler ve göçmenler arasında süregiden interaktif bir süreçtir. Yani entegrasyonun şartları ve önceliklerinin belirlenmesi yerlilerin monopolünde değildir, göçmenler de neyi muhafaza edip neyi geride bırakacakları konusunda yerlilerle müzakere ederler ve bu süreçte entegrasyona dair genel bir kanaat oluşabilir. Öte yandan oluşan bu genel kanaat bazı siyasi dalgalanmalar neticesinde değişebilir. Göçmen grupların karıştığı olaylar veya bazı popülist siyasi söylemler bu kavramın anlamını asimilasyona yaklaştırabilir veya uzaklaştırabilir. Tanımın ihtiyaca binaen de değiştiğini görmek gerekir. Göçmen işçilerin ilk gittiği dönemlerde entegrasyon gibi bir ihtiyaç yoktu. Ne bu işçileri davet edenlerin ne de işçilerin kendilerinin kafasında entegrasyon gibi bir problem vardı çünkü her iki taraf da Almanya'da kalınacağını düşünmüyordu. Dolayısıyla dil öğrenmek veya kültürel uyum gereksiz görülüyordu. Daha sonraları ise göçmenler ve ailelerinin geri dönmeyeceği anlaşılınca entegrasyon gibi bir ihtiyaç doğmuş, ancak kimin nasıl entegre olduğuna dair kanaat ise zamana göre değişmiştir. Bu durumda entegrasyonun tanımı yaşanılan toplumda hayatta kalmanın minimum şartlarını (dil bilmek, iş sahibi olmak vs.) yerine getirmekten tutun da kendi ailesinde eşcinsel evliliğe rıza göstermeye kadar çok geniş bir yelpazeyi kapsayabilmektedir.

Avrupa’nın kendini güncelleme gerekliliği

Entegrasyon kavramına dair bu müphemlik tartışmanın modunu elbette etkilemektedir. Ancak çok daha derin sorunlar vardır. Öncelikle konu Avrupa toplumları için bir kimlik sorununa işaret eder. Bu kimlik sorunu doğup büyünülen mahallenin komşu profili ve dükkanlarıyla insanın gözü önünde hızla değişmesine verilen çok daha yerel düzeyde bir tepkiden tutun da küreselleşen dünyanın kuşatıcı gücüne karşı ulusal kimliklerin defansif tavır alışına kadar muhtelif şekillerde kendini manifeste etmektedir. Avrupa'da zaman zaman yükselen aşırı sağcı siyasi partiler hem bu tepkilerden beslenmekte hem de bu tepkileri provoke etmektedir. Türkler ve Müslümanlar sözkonusu olduğunda bu tepkiler artmaktadır çünkü Haçlı Seferlerinden beri Hıristiyanlığın Avrupa kimlik inşa sürecinin temel bileşenlerinden biri haline geldiği düşünüldüğünde Avrupalılar için Müslümanların kendi ülkelerindeki varlığı kimlikleri üzerine ciddi bir kafa karışıklığına sebep olmaktadır. Cemaat bazında kamusal talepleri olan Müslümanlar Avrupa kamusal alanlarının nötr olmadığını, aksine monolitik bir kültürün yüzyıllarca yıllık birikimine dayanan izlerini tatil günlerinden tutun da mimari yapıya kadar taşıdığını açıkça ortaya koymuştur. Elbette Müslümanların varlığını kabul eden bir kültürel dönüşümün yaşanması ve bu kabulün sembolik olarak kamusal alana yansıması uzun ve sancılı bir süreç olabilir. Daha sağlıklı bir zeminde yürüyebilmek için dünyanın hızla değiştiğinin ve uluslararası göçmenlerin bu değişimin temel taşıyıcıları olduğunun Avrupalılar tarafından artık kabul edilmesi gerekmektedir.

İkinci olarak entegrasyon tartışmaları Avrupa'nın en esaslı meselesi olan sekülarizm meselesine göndermeler yapmaktadır. Avrupa'daki din dışı otoritelerle Hıristiyanlığın çeşitli kolları arasında sancılı ve kanlı süreçler sonunda oluşturulan seküler sözleşme göçmenlerin dinleri, özellikle de İslam sebebiyle güncellenmek durumunda kalabilmektedir. Oysa ne seküler siyasi gruplar yeniden bir takım dini tartışmalar ile kafalarını meşgul etmek istemektedirler ne de dindar Hıristiyanlar eski seküler sözleşme ile kendilerine tanınan muafiyetlerin yeni dini gruplar yüzünden tartışmaya açılmasını istemektedirler. Sözgelimi Katolik veya Protestanlar açtıkları okullarda devletin finansal desteğinin keyfini sürerken Müslümanların aynı hakkı talep etmesi sadece İslam okullarının değil özel okul sisteminin bütünüyle tartışılması ile sonuçlanmakta, bu tartışma da herkesin zihinsel konforunu rahatsız etmektedir. Aslında eski seküler sözleşmenin dine (Hıristiyanlığa) verdiği haklar ve uygun gördüğü sınırlar Avrupa’ya gelen yeni dinlerin de çoğu taleplerini karşılayabilmektedir. Avrupa’daki Müslümanlar ‘aşırı söylem’lerin konusu olmadan okul açabildikleri, cami inşa edebildikleri veya siyasi parti kurabildikleri sürece mutlu olabilirler. Ancak bu muhtemelen her konunun dini özgürlükler bağlamında değerlendirilebilmek için tek tek tartışılmasını gerektirmektedir. Oysa ibadet yerleri, okullar veya dini tatiller gibi somut konuları konuşmaktansa kamusal ilgi daha çok kadın veya homoseksüellik gibi konular etrafında dönen soyut tartışmalara yönelince veya Müslümanların her tür talebi abartı dili kullanılarak önce İslami muhafazakârlık sonra da terörizm ile ilişkilendirilince seküler sözleşmenin Müslümanları da kapsayacak şekilde güncellenmesinin olanağı kaybolmaktadır.

Son olarak bu tartışmalar liberal demokrasi için de bir tartışmadır. Farklılıkların bir arada yaşaması için en başarılı siyasi çözüm olarak sunulan liberal demokrasinin farklılıklara ne kadar açık olduğu veya demokrasilerde farklılığın sınırının ne olduğu gibi sorular da entegrasyon tartışması ile bağlantılı bir şekilde gündeme gelmektedir. Liberal demokrasi kişisel hak ve özgürlükler baz alınarak inşa edildiği için grup hakları talep eden göçmen topluluklara yanıt vermede güçlük çekmektedir. Bu güçlüğü 1980’lerde çokkültürcü politikalar ile aşmaya çalışmış ancak birey-grup ikilemini kendini tatmin edecek bir şekilde çözememiştir. Çözemedikçe de grupların üzerine düşünülmesi gereken talepleri ile hemhal olmak yerine birey hak ve özgürlükleri ile Aydınlanma değerlerini merkeze alan savunmacı, savunmacı olduğu kadar da saldırgan bir liberalizme savrulmuştur. Netice itibariyle de kültürel farklılıkların desteklenmesi gereken zenginlikler olduğu söylemi Avrupa’da gittikçe itibar yitirmiş, çokkültürcülüğün sonu ilan edilmiş, birçok ülkede aşırı sağcı siyasiler popülerleşmiş, Hollanda gibi Avrupa’nın en ‘açık-görüşlü’ toplumuna sahip ülkelerinde bile göçmenlerle birlikte gelen farklılıklara karşı bir tepki yükselmiştir. Bu tepkinin ana argümanı farklılıklara karşı fazla açık-görüşlü olmanın Avrupa toplumları ile uyumsuz bazı kültürlere gereğinden fazla hoşgörülü olmak anlamına geleceğidir. Sonuçta ortada ifade özgürlüğünün sınırına dair pek aşama katedememiş devasa bir tartışma kalmıştır. Bu tartışmalarla paralel bir şekilde yürüyen entegrasyon söyleminin 1990’lardan (yani ‘medeniyetler çatışması’ tezinin dillendirilmeye başlandığı yıllardan) itibaren vardığı yer ise liberal değerleri özümsemeyi entegre olmanın ön şartlarından biri olarak sunmaktır. Ancak kişisel hak ve özgürlükler temelli bu liberal söylemin ‘yeni Avrupalılar’ın taleplerini karşılamada yetersiz kaldığı da ortadadır. Öte yandan bu ‘liberal değerler’in içeriği çoğu zaman bir Avrupa-merkezcilikle maluldür. Geert Wilders gibi siyasetçilerin yabancı düşmalığı ve İslam karşıtlığı yaparken ırkçı bir saldırıdan ziyade liberal değerin savunulduğunu iddia etmesi boşuna değildir.

İyi Müslüman liberal Müslümandır

Yukarıda da açıkça işaret edildiği üzere, bu üç krizi katmerleyen Avrupa’daki Batı-dışı göçmenlerin içindeki azımsanmayacak Müslüman nüfustur. Gerçekten de Müslümanlar Avrupa’nın kimliğinin, seküler sözleşmesinin ve liberal demokrasisinin güncellenmesini hem fiilen zorlamakta hem de bir süredir sistematik bir şekilde talep etmektedir. Bu talepler önce komünizmin boşalttığı alana, yani zararlı ideolojiler bağlamına oturtulmuş, daha sonra 11 Eylül saldırıları ile birlikte küresel bir düşmanın içerde kendini besleme arayışı olarak yorumlanmış ve nihayet Londra ve Madrid bombalamaları ile bu yorumların yersiz olmadığı kanaatine varılmıştır. Böylece Avrupa’da yaşayan 15 milyon kadar Müslümanın kültürel ve siyasi bir tehdit olduğuna dair yaygın bir görüş oluşmuştur. İlginç olan bu görüşün geleneksel ideolojik ayrımların ötesine geçerek muhafazakârlar, faşistler, liberaller, sosyalistler ve komünistler tarafından– farklı seviyelerde de olsa– paylaşılmasıdır. Böylece kültürel töleransın ‘yerli yapım teröristler’ (home-grown terrorists) üretebileceğinden hareketle Müslümanların entegrasyonu meselesinde temel öncelik liberal değerlere uyum olmuştur. Artık bu değerlere uyan ve uymaya davet eden Müslümanlara ‘iyi Müslümanlar’ diğerlerine ise ‘kötü Müslümanlar’ deniliyor. Aslında Avrupa’da yaklaşık 15 yıldır tartışılan bu iyi Müslüman modelinin Avrupa özelinde kalmayıp İslam dünyasının tümüne ihraç edilmek istendiğini bugün ‘Arap baharı’ üstünden yaygınlaşan ‘liberal İslam’ söylemi sayesinde daha iyi anlamaktayız.

Dünya Bülteni

  

Yorumlar