Duyuru

Bir Bosna Rüyası…

Yazılar

  /   871   /   28 Ağustos 2014, Perşembe

 Yazdır

  

Zülküf Oruç

Bir zamanlar Yugoslavya diye bir ülke vardı, Tito isminde bir lider kültü etrafında; “öz yönetimsel sosyalizm” ismiyle komünist bloka karşı Avrupa’yı koruyacak bir hava yastığı içinde, hormonlu bir refah devletiyle hoş vakitler geçiren “halkları” olan bir devlet. Tito’nun ölümüyle bozulan popülist büyü pandoranın kutusunu araladı ve içinde etnik ulusçuluklar, yüz yıllık çılgın irredentizmler, büyük devlet hayalleri, ruh hastası, iştahlı liderler çıktı. Bu böyledir; mazlumlar ve zalimler, mağdurlar ile muktedirler hep aynı hikâyenin içindedir. Bu acı tecrübenin kaybedeni herkesti fakat kazananı yoktu. Bugün onlarca psikiyatrın, sosyal psikoloğun vs cevabını aradığı bir soru var. Ne oldu da okulunu bitirip, evlenip, hafta sonları arkadaş partilerine katılıp erken yaşta göbeklenecek ve muhtemelen trafik kazasında ya da evinde sıcak yatağında ölecek olan sıradan insanları ancak hitchock filmlerinde görebileceğiniz eli kanlı katillere dönüştüren bir savaş vuku buldu. Herkesin herkesle savaştığı fakat ziyadesiyle Boşnakların katledildiği, sürüldüğü, tecavüzlere uğradığı bir savaş.

Alaca Camii’yi var eden estetik bu gün hala Boşnak halkının ellerinde yatıyor. Sarı Saltuk, Ayvazdede, Hasan Kaimi, Hasan Kafi, Tevfik Bosnevi’den günümüze süzülen bir duyarlılık bir insanı anlama, Hakkı tanıma biçimi bu. Bosna topraklarını yüzyıllardır süren ihlallere, tecavüzlere rağmen hala “naşa zemlja” yapan işte bu hissiyatın kendisidir. Bu gün uluslararası mahkemelerde yargılaması devam eden Mladiç’e şapkasını bile zorlukla çıkarttıran irade değil, Boşnakların bin yıllık vicdanlarıdır Bosna’nın umutlu geleceğini ve günün birinde tekrar Alaca camileri inşa edecek olan. Kimsenin şüphesi olmasın, bu toprak bir kere sürülmüştür hem de çok derinden.

Drina’nın en güzel aktığı yerler Gorajde’den Foça’ya uzanır. Foça’dan geçerken alaca bir burukluk dolar içinize. 1992-95 savaşına kadar “bulutlar altında bir açık hava müzesidir” Foça. 1992 yılının bir Ramazan gününde Veli Sultan II. Bayezid Han’ın sadece ismini değil aynı zamanda bahçesinde ciğerparesi kızı Fatma Sultan’ın kabrini de taşıyan Bayezid Cami’nin minaresinde ay yıldızlı yeşil bayrak son kez görünür. Foça’da kelimenin tam anlamıyla bir felaket yaşanır. 22 cami, 13 mektep, 7 türbe ve bir tekke son savaşta yerle bir edilmiş, İslam kültürünü hatırlatacak tek bir eser bırakılmamıştır Foça’da…

Alaca Hayal

Balkanlar’da üç alaca camii olduğu söylenir. Bir tanesi Makedonya topraklarında Kalkandelen’de Slav dillerinde Şarena (Alaca’nın tam karşılığı) Camii, Arnavutların ise Xhamia e Pashes (Camii’nin diğer yaygın ismi Paşa Camii’nin Arnavutçası) olarak bildiği Alaca Camii, Orta Bosna’da yer alan Travnik Alaca Camii ve Doğu Bosna’da, artık nefes almayan Foça Alaca Camii.
Natürmort resimleri, canlı renkleri, güzele estetiğe açılan duvarları ile bir medeniyetin en incelmiş ürünleri bu güzel camilerden Foça Alaca Camii (Hasan Nezir Camii) artık yok. Yolu güzelliklerini anlata anlata bitiremediği Bosna topraklarından da geçen Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde övülen bu eşine az rastlanır “sanat eseri”, 1992-95 savaşı esnasında Sırp ulusçularınca yerle bir edilir, ardından temel taşlarına kadar sökülür ve ne kadar ilgi çekicidir ki insani kıyımla kültürel olanın biraradalığını en tesirli bir biçimde ifade edecek bir örnek olarak yıllar sonra yapılan kazılarda Foça’da bulunan toplu mezarların yanırısa Alaca Camii’ye ait kalıntılar da bulunur. Tıpkı Banjaluka’daki Ferhadiye Camii, Brezovopolje’deki Aziziye Camii gibi cami yıkılmış, kalıntıları bilinmeyen bir yere götürülerek gömülmüştür. Modern zamanların en adaletsiz savaşına kurban edilmiş bir halk adeta ruhu ile, vicdanıyla, sanatı ve kültürüyle yok edilmek, silinmek istenmiş.
3. Balkan Savaşı, diğer ikisi gibi, Balkanlar’dan Osmanlı mirasını silmeyi hedefleyen bir kasırgaydı. Savaştan sonraki 16 yılın ardından Batılı birçok kurum ve kuruluşun faaliyeti ile yaralı bir yüze makyaj yapar gibi Bosna imar edildi. Milyar dolarlık fonlarla kendi içine çökmüş bir devletin enkazından muhal bir devletçik çıkarıldı. Herkesin olduğu için kimsenin olamayan derin kimlik krizlerinin politik bir anestezi ile hissedilmez kılındığı, her yanı öbem olmuş habis urlarla çürümüş bir heyula olarak Boşnak coğrafyası zorlukla nefes alırken, ondan fitness merkezlerinde vücudunu geliştirmesi bir an evvel kendini AB solaryumuna hazır etmesi bekleniyor.

Kâbusun Öncesi ve Sonrası

Bir zamanlar Yugoslavya diye bir ülke vardı, Tito isminde bir lider kültü etrafında; “öz yönetimsel sosyalizm” ismiyle komünist bloka karşı Avrupa’yı koruyacak bir hava yastığı içinde, hormonlu bir refah devletiyle hoş vakitler geçiren “halkları” olan bir devlet. Tito’nun ölümüyle bozulan popülist büyü pandoranın kutusunu araladı ve içinde etnik ulusçuluklar, yüz yıllık çılgın irredentizmler, büyük devlet hayalleri, ruh hastası, iştahlı liderler çıktı. Bu böyledir; mazlumlar ve zalimler, mağdurlar ile muktedirler hep aynı hikâyenin içindedir. Bu acı tecrübenin kaybedeni herkesti fakat kazananı yoktu. Bugün onlarca psikiyatrın, sosyal psikoloğun vs cevabını aradığı bir soru var. Ne oldu da okulunu bitirip, evlenip, hafta sonları arkadaş partilerine katılıp erken yaşta göbeklenecek ve muhtemelen trafik kazasında ya da evinde sıcak yatağında ölecek olan sıradan insanları ancak hitchock filmlerinde görebileceğiniz eli kanlı katillere dönüştüren bir savaş vuku buldu. Herkesin herkesle savaştığı fakat ziyadesiyle Boşnakların katledildiği, sürüldüğü, tecavüzlere uğradığı bir savaş.
Söz konusu sorunun cevabının bir kısmını 19. yüzyıl politik düşüncesinde bulmak mümkün. Miloşeviç’in politik entellektüel dünyasının kuruluşunda sosyalist teorilerden çok daha fazla Vuk Karadziç, Garaşanin ve Draza Mihailoviç’in etkisi olduğu muhakkak. 28 Haziran 1989’da Kosova Savaşı’nın 600. yıl dönümünde, Priştine yakınlarındaki Gazimestan’da tarihi nutkunu irad eden Slobodan Miloşeviç yalnız değildi. Yüzbinlere varan ve herbiri öfkeli bir ayine katılmak iştiyakı ile toplanmış “ulusçu hacıların” yanı sıra yanı başında siyah kisveleriyle metropolitler, geleneksel kıyafetleri içinde romantik, epik şarkılarını söyleyen halk şarkıcıları ve siyah takım elbise ve güneş gözlükleriyle gizli servis polisleri de vardı aynı mekânda. Obiliç’in ruhu uyandırılmalıydı. O ruh en çok da Mladiç’in bedeninde cisimlendi. Srebrenica’ya giren Sırp birliklerinin başındaki Ratko Mladiç Miloşeviç ile aynı dili konuşuyordu ve iki yüzyıllık romantik ulusçu bir muhayyileyi dillendiriyordu. Tarihi bir hesabı takip ediyordu Mladiç. Ulusçuların tarihle ilişkileri alabildiğine politiktir ve zorunlu bir biçimde anakronik. Bir ulusun intikamınının peşindeydi Mladiç; 5 asırlık “Türk boyunduruğu”nun izlerini tamamen silmek, “Sırpların analarının sütü kadar helal ve beyaz tarihi vatan topraklarından” Türk kanını temizlemek niyetindeydi. Lazarın kemikleri sızlıyordu. O yüzden bir Hollywood aktörü edasıyla girdiği şehirde mafya liderinden bozma kolpacı Fatih tavırlarıyla “şehri fethettiğini ve Sırp ulusuna hediye ettiğini” söylüyordu. Mladiç 200 yıllık bir intikamın peşindeydi. Balkanlar’dan son “Türk” mirasını da silecekti. Osmanlı millet sistemi içinde Müslüman milletinin bir parçası olarak dini kültürel hatlarla bölünmüş kimlikler dâhilinde bir arada yaşayan Boşnaklar hâkim millet paradigması içinde “Türk”’tü. Bu Türklük etnik linguistik bir Türklük değildi elbette. İslam’a girene “Türk oldu” da denirdi Balkanlar’da. Bilahare “Elhamdülillah Türküm, Türklüğün şartı beştir!” gibi ifadelere yakın zamana kadar rastlamak mümkündü. Öte yandan “gâvurun” kendi imanından olmayana uygun gördüğü bir ifadeydi de Türklük. Mladiç’in muhayyilesi de Boşnakları Türk olarak görmekteydi bu anlamda. Böyle görerek, Türklüğü ötekileştirirek kendi kendini kuran Sırp ulusçuluğunun izleğini takip edebiliyor, kendi halkının gözünde bir insan kasabı değil “bir kahraman” olarak kalmayı başarabiliyordu. Boşnakların bir kısmı ait oldukları Anadolu topraklarına geri gönderilmeli, bir kısmı hidayete erdirilerek atalarının dinine döndürülmeli ve nihayet geri kalan muannit ve işe yaramaz kesim katledilmeliydi.

Naşa Zemlja

Sürülen, katledilen Doğu Bosnalı halk hakikaten yoksul bir halktır. Boşnak nüfusun içinde tabiri caizse en gariban olanları. Biraz da ölümün bu sosyo ekonomik yüzüdür ki bütün hikâyeyi daha da trajik kılar. Savaşın sonunda elde kalanı Boşnakların kabiliyetli yönetmeni Aida Begoviç, Snijeg/Kar filminde ne güzel anlatır. Kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan ve hayata Bosna’nın o güzelim kara erik dallarından tutunmaya çalışan yaralı bir topluluk. Fantastiktir Begoviç’in dili, rüyalara, renklerin büyüleyici dünyasına götürür bizi. Sanırım Boşnak ruhu ancak böylece anlatılabilir, beyaz ekran karşısında oturan kitlelerin gerçek bir Bosna rüyası görmesi ancak böyle sağlanabilir. Herkes biraz depresiiftir, kimi çözülmekte kimi ise inatla tutmak istemektedir geçmişi; sanki sen onu bırakmadıkça, hatırladıkça, rüyalarını gördükçe o da seni terketmeyecektir. Herşeyini kaybetmiş bu insanlardan bir de topraklarını satın almak isteyenlere bütün sefaletine rağmen sadece “naşa zemlja” yani bizim olan herşeyi ifade ettiği için direnen köylüler bu gün Bosna’nın geleceğini inşa edecek. Bütün politik çözülmüşlüğüne, ekonomik uçurumlarına rağmen 21. asırda, Begoviç’in sanatçı muhayyilesi ile Kar olarak hayal ettiği uçsuz bucaksız bembeyaz şehid kabirleri üzerine bir kimlik, bir aidiyet, bir direnç kurabilecektir Boşnaklar. Onların asırlara uzanan bir tarihi incelikli bir medeniyeti, insanı yüreğinden yakalayan sevdalinkaları, bereketli kalemleri güzeli anlatan yazarları, şairleri yönetmenleri var. Alaca Camii’yi var eden estetik bu gün hala Boşnak halkının ellerinde yatıyor. Sarı Saltuk, Ayvazdede, Hasan Kaimi, Hasan Kafi, Tevfik Bosnevi’den günümüze süzülen bir duyarlılık bir insanı anlama, Hakkı tanıma biçimi bu. Bosna topraklarını yüzyıllardır süren ihlallere, tecavüzlere rağmen hala “naşa zemlja” yapan işte bu hissiyatın kendisidir. Bu gün uluslararası mahkemelerde yargılaması devam eden Mladiç’e şapkasını bile zorlukla çıkarttıran irade değil, Boşnakların bin yıllık vicdanlarıdır Bosna’nın umutlu geleceğini ve günün birinde tekrar Alaca camileri inşa edecek olan. Kimsenin şüphesi olmasın, bu toprak bir kere sürülmüştür hem de çok derinden.

MİLAT GAZETESİ

31.12.2011

  

Yorumlar