Duyuru

Uluslararası Propaganda ve Bosna

  /   6887   /   01 Ocak 2014, Çarşamba

 Yazdır

  

 

Gürkan Biçen

Lenin’in “Bir kişinin ölümü trajik, binlerce kişinin ölümü istatistiktir.” dediği rivayet edilir. Bazen siyah beyaz bir fotoğraf, bazen mahzun bir bakış bırakan bir çift küçük göz ile canlanan geçmiş günler, yaşantılar, şehirlerin, sokakların, evlerin mevcudiyetinden yükselen anılar bizi ölen bir kişi ile özdeş kılar ve biz o ölümde kendimizi buluruz. Trajik olan budur: Kendi ölümümüz. Stalin içinse trajediden öte istatistik dahi anlamsızdır. O, doğal afetler sebebiyle ölen binlerce insana ağlanmazken yeni bir toplum oluşturmak için girişilen zorunlu ameliyenin –temizlik harekatının- yadırganmasını garipser. Bolşevik ihtilalin arka planında yer alan toplumsal gerçeklik Rusya’da ne ise Balkan Ortodoksları arasında da odur. Bu kimlik “trajedi” ve “istatistik” arasında sıkışmış bir kimliktir.

Avrupa… Yakın geçmişe kadar Avrupa ülküsü sadece coğrafi sınırları olan bir alanı değil aynı zamanda kavmi ve dini bir farklılaşmayı da işaret ediyordu. Buna göre Ortodokslar Balkanlar’da olsa da Avrupalı tanımının içerisinde yer bulamıyordu. Bunun tek istisnası Yunanlılardı ki onlar da, bu payeye Avrupa ülküsünün temeli varsayılmaları sebebiyle ulaşmışlardı. Avrupa’ya göre konumlandırıldığında Balkan halkları dini olarak az bir Katolik oran haricinde Doğu Kilisesi ve Müslümanlar olarak iki ana bölümde; Avrupa tarihi açısından ise “saldıranlar” ve “savunanlar” olarak iki ayrı ana bölümde incelenebilir. Bu ikinci ayrım Balkan coğrafyasındaki iç mücadeleden öte Avrupa’ya yönelik taarruzu ve Avrupa’yı müdafaayı işaret etmektedir. Bu tanımlamayla Boşnaklar ve Arnavutlar Avrupa’nın mürtet ve saldırgan kuzenleridir.

Birinci Dünya Savaşı Balkan coğrafyasındaki Müslüman ahalinin parçalanmış siyasal sınırlara mahkum olmaları ile neticelendi. Bu savaşla, bu savaşın evvelinde Balkanlarda yaşanan bölünmeler uzun bir süre dönüşü olmayacak şekilde tescillenmiş oldu. Bu coğrafyada sadece Arnavutluk ağırlıklı nüfusu Müslümanlardan oluşan bir devlet olarak siyasal tanınma sağlayabildi. Bu dönemde Balkanların Slav kökenli Müslüman kavmi Boşnaklar, Sırp-Hırvat Sloven Krallığının bir parçası olarak kaldılar. Üç yıl sonra, 1921’de, bu krallıkta iktidar gibi devlet ismi de Yugoslavya (Güney Slavlarının Ülkesi) olarak değiştiriliyordu. 1878 Berlin Anlaşması ile Osmanlı egemenliğinden çıkan Bosna’yı zaman 1945 yılında Tito’nun önderliği ile kurulan Yeni Yugoslavya’nın içine sürüklüyordu.

Bosna’nın Müslüman halkının 1878’den bu yana bilinen tarihi genel olarak “istatistik”in konusu olmuştur. Tito Yugoslavya’sının dağılma süreci de, Müslüman Boşnaklar için 100 yıl içinde yaşadıkları 3.büyük katliama şahitlik etmiştir. Ancak bu katliamı diğerlerinden ayıran hayatını kaybeden insanların sayısal çokluğu değil, gerek katliamlar sırasında ve gerekse sonrasında yürütülen propaganda savaşı olmuştur. 1992 yılında yapılan referandum sonucu ilan edilen bağımsız Bosna Hersek Cumhuriyeti Sırp askeri ve paramiliter güçlerinin olduğu kadar Sırpları destekleyen başta Fransa olmak üzere Avrupa merkezli medya taarruzunun da hedefi olmuştur. Gerek Bosna Savaşı ve gerekse akabinde yaşanan Kosova Savaşı korunmaya çalışılan değerlerin veya saldırılan hedeflerin neler olduğu hususunda Avrupa’ya duymak istediklerinin duyurulduğu bir dönemdir.

Savaş boyunca Sırp propaganda stratejisi “Avrupa’nın korunması” söylemi üzerine bina edilmişti. Sırp propagandası Bosna’daki iç çatışmaların sebebini Müslüman Boşnakların Fundamentalist Aliya İzzetbegoviç önderliğinde hareket ederek Avrupa’nın göbeğinde bir İslam Devleti kurmayı amaçlamaları; Avrupa değerlerine yönelen, bu değerleri sahiplenen Sırp ulusunun ise Avrupa medeniyetinin bir tehdit altında olduğunu fark etmesi olarak ilan ediyordu. Bu propaganda, temeli 19.yüzyılda Ilija Garasani tarafından atılan ve 20.yüzyılın son çeyreğinde, 1986’da, Sırp Bilimler ve Sanatlar Akademisi tarafından bir “muhtıra”ya dönüştürülen “Büyük Sırbistan” idealini maskelerken, seyreltilmiş ve kontrol altına alınmış bir Müslüman nüfusu amaçlaması, böylelikle Avrupa’nın civarını “Avrupa değerleri”ne yabancı unsurlardan arındırabilme imkanına sahip olması sebebiyle kabul görmüş haldeydi (1991 nüfus sayımında Yugoslavya’nın tamamında 2.289.722 kişi kendisin Müslüman olarak deklare etmişti ve bunların 1.905.869’u Bosna’da idi. Arnavutların genel olarak kendilerini Arnavut olarak deklare etmeleri Müslümanların Yugoslavya içindeki gerçek rakamını belirsizleştirmektedir). Hal böyle olunca, Sırpların fiili saldırısına maruz kalan Boşnakların Avrupa Medeniyeti’ne yönelik fikri ve itikadi uyumsuzlukları ve gelecekte olması muhtemel karşı koyuşları onları daha şimdiden “Saldırgan” statüsüne koymak için yeterli oluyordu. 2.Dünya Savaşı’ndan bu yana yaygınlaştırılan, teorisyenlerinin çoğunlukla Ortodoks kökenli komünist tarihçiler olduğu, “Avrupa Medeniyeti’ni korumak için kendini feda eden halklar” miti Bosna Savaşı boyunca da tedavüle sürülmüştü.

Fedai halkın Avrupa’ya yönelik propagandasının ağırlık noktasını Aliya İzzetbegoviç ve Genç Müslümanlar teşkilatı oluşturuyordu. İslam Deklarasyonu, Doğu ve Batı Arasında İslam eserlerinin sahibi İzzetbegoviç Yugoslavya zindanlarında geçirdiği yıllardan sonra yine bu eserlere istinaden karalanıyordu. Sırp siyasi eliti ve Sırp medyası Avrupa’ya, İzzetbegoviç’in Mayıs 1991’de İran’a yaptığı gezinin basit bir diplomatik gezi olarak algılanamayacağını, yine Türkiye ve Bosna’ya açık desteği bilinen Özal ile olan görüşmelerinin yeni bir “Osmanlı taarruzu”nun alt yapısı için olduğunu söylüyordu. Birleşmiş Milletler’in uyguladığı ambargoya rağmen Bosna hükümetine askeri ve siyasi desteğini giderek arttıran İran’ın varlığı Bosna Savaşının akıbetini değiştirdikçe Avrupa ve Amerika’da yayımlanan dergiler sayfalarını Bosna Hükümeti ve Ordusundan bağımsız hareket eden ve çoğunluğunu Arap Müslümanların oluşturduğu savaşçıların Sırp cephesinde yarattığı dehşetin (kesik başların) fotoğraflarıyla süslüyordu. Böylelikle Avrupa, Müslüman bir Bosna Hersek’e akacak Fundamentalist savaşçıların neler yapabileceği ile korkutuluyordu. 1995’te Zenica’da çekilen bir fotoğraf ile Avrupa’ya, Arap savaşçıların sayısının 10.000 kişiyi bulduğu ve artık düzenli bir ordu oldukları duyuruluyordu.

Zenica 1995

 
Müslüman önderliğin askeri başarılar ile desteklenmeyen tüm diplomatik çabalarının neticesiz kaldığı süreçte savaşın dinler arasında değil Bosna’daki etnik kökenler arasında geliştiği tezine sarılan Avrupa ve Amerika düzenli Bosna ordusunun teşekkülü ile birlikte Müslümanlar lehine dönmeye başlayan sürecin bir yerde kesilmesi ve bunun Müslüman Dünya’ya karşı bir propaganda aracı olarak kullanılmasını planlarken, Sırpları, savaş boyunca Avrupa için gösterdikleri fedakarlıklara karşılık olmak üzere, Srebrenica katliamı ile ödüllendiriyorlardı.

Dayton Anlaşmasının Sırp ve Hırvatlar arasına hapsettiği Bosna Müslümanlarının son 12 yılı her şeye rağmen var olma mücadelesi ile geçti. Bu süreçte Amerika ve Avrupa Bosna Müslümanlarına savaş sırasındaki kazanımlarından vazgeçmeleri, savaş boyunca Müslüman halklar ve devletler ile kurdukları bağları koparmaları yönündeki taleplerle geldiler. Dayton Anlaşma’sının tatbiki sürecinde Bosna Müslümanları defalarca ABD’nin Bosna’daki kuvvetlerini çekme tehdidi ile karşılaştılar. Başta İran ile olan ilişkiler olmak üzere savaş sırasında vatandaşlığa kabul edilen Arap kökenli Müslümanların durumu tüm Bosna Hükümetlerine karşı diplomatik baskı aracı olarak kullanıldı. Bugün 500’e yakın yabancı kökenli Bosna vatandaşının vatandaşlık haklarının iptal edildiği ve sınır dışı edilecekleri günü bekledikleri bilinmektedir. Bunların ekseriyeti Bosna’da yeni bir hayat kurmuş insanlardan oluşmaktadır.

Bosna hükümeti Sırbistan’ın Bosna Müslümanlarına karşı bir soykırım yürüttüğü yönündeki iddiasını Srebrenica’dan evvel götürmüştü Uluslararası Adalet Divanına. Sırp propaganda stratejisi savaş sonrası süreçte ve hassaten Milosevic’in yargılanmaya başlaması ile birlikte Bosna Müslümanlarını (ve Arnavutları) Nazi işbirlikçiliği ve Yahudi katliamı ile suçlayan belgelerin yayımlanması temelinde hareket etti. İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler’in oluşturduğu ve Kudüs Müftüsü Emin el-Hüseyin tarafından ziyaret edilen Bosna Tugaylarına ilişkin belge, fotoğraf ve film kayıtları Müslümanların faşizm/Nazizm ile işbirliği içinde olduklarını ve Sırpların aslında masum olduğunu, yaşananların faşizme karşı verilen bir savaşın sonucu olduğunu ispatlamak için kullanılmaya çalışıldı. (Aynı propaganda halen Arnavutlar aleyhine de yürütülmektedir.) Bush’un yakın dönemde icat ettiği İslamofaşizm deyişinin köklerini işte bu Sırp propagandasında bulabiliriz.


 
 

Bosnalı Müslümanlar aleyhine yürütülen propaganda faaliyetlerinde isimlerin, zamanların, yerlerin birbiri içerisine geçirilmesiyle Bosna Savaşı ile El-Kaide arasında bir ilişki kurulmaya çalışılmakta, böylelikle İzzetbegoviç’in Avrupa ve Amerika’yı tehdit eden El-Kaide’nin desteğini sağladığı izlenimi verilmek istenmektedir. Bu propaganda da halen Arnavutlar aleyhine sürdürülmekte, Tiran’ın bir El-Kaide merkezi olduğu dillendirilmektedir.

Sırp propaganda araçlarına bu yolu açan kuvvetin kim olduğunu binlerce isim altına gizlenen medya tekelinin sahiplerinde aramak gerekir. Bilinen odur ki, Balkanların “seçilmiş halk”ı propaganda savaşını Yahudi ve İsrail lobisinin desteği ile yürütmektedir. Bir dönem Bosna Hersek Cumhuriyeti Başbakan Yardımcısı olarak görev yapan Muhammed Cengiç Sırplar ile İsrail’in ilişkilerinin stratejik düzeyde olduğunu ve İsrail’in Sırpları sadece lobicilik açısından değil, askeri ve siyasi açıdan da desteklediğini söylemektedir. Bu desteğin uluslararası kuruluşlarda Sırplar ve Sırbistan aleyhine alınabilecek kararları engelleme misyonunu taşıdığı da aşikardır. Biliyoruz ki, Avrupa ve Amerika Sırbistan’ı zaten suçlamayacaktı. Bosna Müslümanları aleyhine yürütülen tüm bu propaganda faaliyetleri bir halkın sesine kulaklarını, çilesine gözlerini kapatacakların vicdanlarına su serpmek içindi. Öyle de oldu.

Lahey için Bosna sadece bir “istatistik”tir. Bosna’yı Lahey’in Stalinist bakış açısından kurtaran ise İzzetbegoviç’in Müslüman kimliği çevresinde yükseltilen direniştir. O, SDA’nın ilk kongresinde yaptığı konuşmayı şöyle noktalıyordu: “Her şeye kadir olan Allah’a yemin ederim ki, köle olmayacağız

 

  

Yorumlar