Duyuru

Hangisi Türk, siz karar verin

  /   3069   /   01 Ocak 2014, Çarşamba

 Yazdır

  

 

 

 

İbrahim Tenekeci “Sizin gibiler yüzünden…” başlıklı yazısında “Türk olmak, İslam olmaktır” demişti. Ne de güzel söylemişti. Bu cümlenin ne kadar doğru olduğunu, Türklüğün bir ırk meselesi değil, iman meselesi olduğunu son birkaç aydır yaşayarak görüyorum. Bunlardan birkaçını sizlerle paylaşayım ve sonrasında siz de düşüncenizi söyleyin, hangisi daha Türk?

I

Saraybosna’daki nikâh merasiminden birkaç hafta önce, eşim ve ailesi İstanbul’a geldiler. Fırsat bu fırsat diyerek birlikte kısa bir İstanbul turu için Eminönü’ne gidiyoruz. Yeni Camii, Mısır Çarşısı, Kapalıçarşı, Beyazıt Meydanı derken, biraz dinlenmek ve maillerimizi kontrol etmek için, Çemberlitaş’taki Fırat Kültür Merkezi’nin yöneliyoruz. Eşimle birlikte maillerimize göz atarken, ailesi de kafeteryada oturuyor. Maillerimize bakarken bilgisayarda birkaç sorun yaşıyoruz. Yardım istediğimiz internet kafe sorumlusu, Boşnakça ve İngilizce konuşmalarımızdan rahatsız olmuş olacak ki, önce garip garip bakıyor. Sonrasında ise bilgisayarda devam eden soruna ve çağrılarımıza kayıtsız kalmayı tercih ediyor. Fırat Kültür Merkezi sorumlu müdürünün şahsımdan özür dilemesiyle sonuçlanan gariplikler silsilesinden internet kafe sorumlusuna kalan ise fazlasıyla paralanan üstü başı oluyor.

II

Birer hafta arayla yaptığımız Saraybosna ve İstanbul nikâhlarının yorgunluğunu en iyi Türk kahvesi alır diye düşünüyorum. Bu sebeple eşimle birlikte, gözümüze kestirdiğimiz bir kafeye gidiyoruz. Müşteri başına bir buçuk garsonun düştüğü kafede hiç Türkçe konuşmadan, daha doğrusu hiç konuşmadan kahvelerin siparişini veriyoruz. Kahvelerimizi yudumlarken yaptığımız Boşnakça ve İngilizce konuşmalar garsonların dikkatini çekiyor. Zaman zaman bir araya gelen garsonların, oturduğumuz masayı işaret ederek, yaptıkları konuşmalar yeni bir sürprizin yaklaştığını gösteriyor. Yine hiç konuşmadan elimle hesap istediğimizi işaret ediyorum. Beşer dakika ara ile üç kez istediğimiz hesap bir türlü gelmeyince, artık geleceğinden emin olduğum sürprizin büyüklüğü konusunda düşünmeye başlıyoruz. Sonunda hesap geliyor. Şaşkınlık ve tebessüm içerisinde kahve ile birlikte neler yiyip içtiğimize bakıyoruz. Kıvrak bir el işareti ile garsonu çağırıyor ve Türkçe getirdiği hesabın bize ait olmadığını düşündüğümüzü söylüyorum. Bu sefer şaşkınlık sırası garsonda ve “siz Türkçe biliyor musunuz” diye soruyor. Ana dilim olan Türkçe’yi yeterli derecede konuştuğumu gören garson hesapta bir yanlışlık olduğunu söyleyerek, yeni bir hesap pusulası getiriyor. Bu sefer sadece iki Türk kahvesi içmişiz…

III

Eşimin sağlık karnesini çıkarmak üzere Fatih SSK’ya gidiyorum. Sağlık karnesi servisinden aldığımız karneye yazılan ilaçları almak için eczaneye gittiğimizde, eczacı bayan, sağlık karnesi üzerindeki sicil numarası ile eşime verilen sicil numarasının farklı olduğunu ve bu sebeple ilaçları alamayacağımızı söylüyor. İki gün boyunca onlarca eczane dolaşıp sonuç alamayınca, yeniden Fatih SSK’nın yolunu tutuyoruz. Memur memur dolaştıktan sonra sağlık karnesi servisi şefine kadar geliyoruz. Servis şefi Ayfer Demir’e yaşadığımız sorunu izah ettiğimizde, “ilaçları Fatih’teki eczanelerden alın” cevabını alıyoruz. Ancak Fatih’te ikamet etmediğimizi ve bunun aslında geçici bir çözüm olduğunu söylediğimizde, bize sunduğu çözüm oldukça ilginçti doğrusu: “O zaman Fatih’e taşının!”

Nezaket sınırlarını zorlayan bu cevabın ardından soruna kalıcı bir çözüm isteğimizi yeniliyoruz. Ancak değişen tek şey servis şefinin bir kat daha kabalaşan cevabı: “Gidin derdinizi Marko Paşa’ya anlatın!”

Şimdi kendi kendime soruyorum:  Sosyal güvenlik işlemleri Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na bağlı olduğuna göre, Fatih SSK Sağlık Karnesi Servisi Şefi Ayfer Hanım’ın derdimizi anlatmamızı istediği kişi acaba Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik mi?

IV

Muhterem validem ve sevgili kardeşim ile birlikte kısa bir seyahat için Ramazan Bayramı’nda Bosna-Hersek’e gidiyoruz. Saraybosna’nın ardından, Mostar Köprüsü’nü görmek için sabah namazı ile birlikte tren garının yolunu tutuyoruz. Birkaç saat süren bir yolculuktan sonra Mostar’ı karış karış geziyoruz. Mostar’a kadar gelmişken Blagay Tekkesi’ni ziyaret etmeden olmaz. Blagay’a gitmek için otobüs durağında bekliyoruz. Yol boyunca, yabancı olduğumuzu anladığından, nereli olduğumuzu soran şoförle konuşuyoruz. Yaklaşık kırk dakika süren bir yolculuğun ardından nar ağaçlarını selamlayıp kekik kokularını içimize çekerek Blagay Tekkesi’ne geliyoruz. Günün büyük kısmını burada geçirdikten sonra, geri dönüş için tekrar otobüs durağına geliyoruz. Yolun Blagay’a geliş istikametinde aynı şoför korna çalarak bizi çağırıyor: “Boşuna beklemeyin Mostar otobüsü yeni gitti. Benimle gelin hem gezersiniz hem de birlikte geri döneriz” diyor. Teklifini memnuniyetle kabul ediyoruz. Sohbetimiz daha bir koyulaşıyor. Eskiden kamyon şoförü olduğunu ve Türkiye’den birçok kere geçmesine rağmen bir türlü İstanbul’u gezme fırsatı bulamadığını üzülerek söylüyor. Mostar’a geldiğimizde ise Saraybosna treninin saatini soruyor. Yarım saatten daha fazla zaman olduğunu söylüyoruz. Bunun üzerine bizi Boşnak kahvesi içmeye davet ediyor. Günün yorgunluğu alacak bu teklifi hesabı ödemek kaydıyla kabul ediyoruz. Ancak ne mümkün, bir yandan İstanbul’a selamlarını iletmemizi rica ederek, hesabı büyük bir el çabukluğu ile ödüyor. Bize düşen tek söz var: Ve aleykümselam…

V

Saraybosna’dan gelen misafirlerimiz ile birlikte Türkiye-Çek Cumhuriyeti maçını seyrediyoruz. Skor 2-0 olunca yüzler iyice asılıyor. Ancak peş peşe gelen gollerden sonra gelen 3-2’lik galibiyet yeniden yüzlerimizin gülmesini sağlıyor. Maçı sunan spiker Türkiye’nin yeni rakibinin Hırvatistan olduğunu söylüyor. Ben de misafirlerimize tercüme ediyorum. Bunun üzerine tek bir cümle söylüyorlar: “O zaman vazifeniz iki kat ağırlaştı.” Hırvatistan maçını da birlikte seyrediyoruz. Kalp rahatsızlığı olanların seyretmekte büyük zorluk çektiklerine inandığım maçın ardından gelen galibiyet bizden çok misafirlerimizi memnun ediyor. Evdeki Türk bayrağını alıp balkona koşuyorlar. Bir süre “Türkiye, Türkiye” sloganı attıktan sonra, Saraybosna’ya dönerken götürmek şartıyla, bayrağı balkona asıyorlar.

Ardından gazetemizin yazarlarından Faruk Visca kardeşimiz başta olmak üzere birçok Boşnak ve Bosna’da yaşayan Türk kardeşimizin tebrik telefonları geliyor. Hepsi aynı şeyi söylüyor: “Bu gece tüm Boşnaklar sokaklarda. Bosna’da bayram var.” Hırvatistan’dan arayan bir akrabamız ise Hırvatların üzüntüden ne yapacaklarını şaşırdıklarını söylüyor.

İnternet sitelerindeki forumlara katılan dünyanın her yerinden Boşnaklar da yazdıkları notlarla sevinçlerini ifade ediyorlar. İşte bunlardan birkaçı: “Pencereden dışarıyı izliyorum. Türk bayrakları dalgalanıyor. Hırvat bayrağı göremiyorum. Herhalde gizlendiler. Viyana’dan selamlar”, “Viyana yeniden kuşatıldı. Osmanlı yeniden geldi.”

  

Yorumlar