Duyuru

Balkanlarda Amerikan Dış Politikası - Bosna

  /   12139   /   01 Ocak 2014, Çarşamba

 Yazdır

  

 1980’lerin sonları ve 1990’ların başları Komünist Blok’un ve Soğuk Savaş günlerinden bu yana var olan iki kutuplu dünyanın çöküşüne şahitlik etti. Aynı zamanda, eski komünist ülkelerde bir çok yeni değişiklik oldu ki bunların büyük kısmı Amerikan Dış Politikalarının bu ülkelere karşı olan tutumlarının değişmesinden kaynaklanmaktaydı. Örneğin, Amerika’nın uluslararası arenadaki tutumları. Amerikanın ilgisinin odak noktalarından birisi Eski Yugoslavya bölgesinde yoğunlaşıyordu. Onun yıkılışından evvel Yugoslavya altı cumhuriyet ve iki özerk bölgeden oluşuyordu. Komünizm dönemi boyunca hiç kimse Yugoslavya’nın daha sonra yaşandığı şekliyle yıkılabileceğini hayal edemezdi. Ancak George Kennan Tito döneminin sona ermesiyle Yugoslavya’da ne olacağının kokusunu alabiliyordu. 1989’da Amerikanın son Yugoslavya elçisine yazılan bir mektupta o şöyle diyordu: “Bugün, Soğuk Savaş’ın bitimiyle insanlar Yugoslavya hiçbir tehlike içinde değildir diye düşünüyor. Buna rağmen bence onlar yanılıyorlar. Balkanların tümünde yanlış bir istikrarsızlık hattı gelişiyor. Bence Yugoslavya’daki olaylar şiddete dönüşecek ve bir kaç yıl içinde Batı Ülkelerini ve özellikle Birleşik Devletleri onların en büyük dış politika problemlerinin birisiyle yüzleştirecek”[1]

 
Ve 1991 Haziranında çatışmalar başladı. Çatışmalar evvela, bağımsızlıklarını ilan eden ancak onları şiddet yoluyla federal birliğe döndürmek isteyen Yugoslav ordusunun saldırısıyla karşılaşan Eski Yugoslavya cumhuriyetlerinden Slovenya ve Hırvatistan ile başladı. 1992 Nisanında Bosna Hersek de bağımsızlığını ilan etti. O zamanlar Bosna nüfusunun %44’ünü Müslümanlar, %31’ini Sırplar ve %7’sini Hırvatlar oluşturuyordu. Bosna devletinin uluslararası tanınabilirliğinden evvel Eski Yugoslav ordusu bölgenin %70’ini istila eden Sırplar tarafından kontrol ediliyordu. Bu istilaya Müslümanlara karşı yapılan savaş suçları ve etnik temizlik eşlik ediyordu.
 
Amerika Birleşik Devletleri Devlet Sekreteri James Baker 1991’de Amerika’nın Yugoslavya’nın bütünlüğüne yönelik desteğini deklare etmişti. Buna rağmen, Sovyetler Birliğinin yıkılması ve Amerikanın Orta Doğu’ya olan ilgisi sebebiyle Bush hükümeti Balkanlarda olanların Batı Avrupalılara getirdiği yükü fazlaca ihmal etti. Makedonya ve Slovenya Yugoslavya’dan büyük bir kaza yaşanmaksızın ayrılmaya bir örnek iken Hırvatistan’ın ayrılışı şiddetliydi. Ve burada Batı, savaşlar ve katliamların önünde Bosna’nın tüm Müslümanlarını ihmal ederken, Sırplara karşı Katolik milletini destekledi.
 
Bosna’ya yönelik ihmal politikaları Başkan Bush hükümeti boyunca sürdü. Bununla birlikte Amerikan sistemindeki farklı gruplarda Amerikan savsaklamasının rahatsızlığı gösterildi. Sırp canavarlığına bir son vermek için Bosna’ya doğrudan müdahale sorgulanıyordu.
 
Devlet Bakanlığı için çalışan Warren Zimmerman, , Amerika’nın üç sebeple Bosna’ya askeri müdahalede bulunmak zorunda olduğuna inanıyordu. İlk sebep Bosna Çatışması’nın Amerika’nın bölgedeki Yunanistan, Türkiye, İtalya, Makedonya ve Arnavutluk gibi müttefiklerini destabilize etme etkisini hissetmesiydi. Ve bu çatışma daha sonra onun batılı müttefiklerine de buluşabilirdi. İkinci sebep küresel zorunluluktu; Bosna çatışması çözümünde Amerikan eksikliği Amerika için dünyadaki diğer çatışmalar açısından kötü bir teamül yaratacaktı. Ve üçüncü sebep ahlakiydi; dünya ve Amerika Birleşik Devletleri Bosnalı sivillere karşı yapılan jenoside karşı bir tepki vermek zorundaydı. En azından onlar Bosnalı Müslümanların kendilerini savunmalarını engellememeliydiler. Bölgedeki silah ambargosu Sırp ve Hırvat ordularının kendilerini teçhiz etmeleri ve silah sağlamanın alternatif yollarını çok önceden bulmaları sebebiyle etkisini sadece Müslümanlar üzerinde gösteriyordu.[2]
 
Birleşmiş Milletler’in emrettiği askeri ambargo büyük oranda Amerika Birleşik Devletlerinin askeri gücüyle yerine getiriliyordu. Savaşın ilk yılının tümü boyunca Bosnalı Müslümanların temsilcileri Amerikanın sözlü sempatisini kazandılar ama görünen bir hareket yoktu. Sırp askeri makinesi Bosna Hersek’in Müslümanlar tarafından iskan edilen bütün bölgelerinde etnik temizlik operasyonlarına devam ettiler. Batı Avrupa ve Amerika Birleşik Devletlerindeki politika yapıcı gruplar savaşın tümü boyunca çatışmanın hiçbir dini gerekçeyle ilişkili olmadığını propaganda etmişlerse de, onun derinlerde dini nefretin dışa vurması ve ağırlıklı olarak Bosna’nın Müslüman halkına yöneltilmiş olduğu apaçık idi. Bosna Hersek’in yasal seçilmiş başkanı Aliya İzzetbegoviç bunun farkına vardı ve o yıllarda bir Amerika ziyaretinden sonra şunu deklare etti: “Bir an için Bosna’da Müslümanlar yerine Kuzeyli Protestanlarının yaşadığını varsaydığınızda şu an olan her şeyin aynen olup olmayacağını hayal edin. İskandinav ülkelerinin kamuoyu hükümetlerine bize ordu veya gönüllü asker göndermeleri için kesinlikle baskı yapacaktı. Belki Minessota ve Winconsin senatörleri Bir Amerikan müdahalesi için lobi faaliyeti yürütecekti. Bizim problemimiz şu ki; Biz Bosnalı Slav Müslümanlarız. Dünyada hiçbir akrabamız yok. Öyle ki, stratejik ve askeri hesaplar dışında hiç kimsenin bize yardım etmekle ilgisi yok.”[3]
Savaş mezalimi devam ederken Amerikan dış politikasının soğuk savaş sonrası anlaşmaları Bosna ve Eski Yugoslavya probleminin çözümünün en önemli engellerinden birisiydi. Bosna Meselesi Amerikanın içinde ve uluslararası arenada Nato’yu çatışmalarla doğrudan ilişkilendirmeye götüren bir çok tartışmaya yol açtı. Balkanlardaki milli ve dini çatışmalar çok derin köklere sahip olsa da bu tarihi sebepler Osmanlılar, Habsburgslar ve sonra Tito[4] gibi yabancı güçlerce kontrol edildi. Bu sebepler bazı Amerikan politika yapıcıları tarafından Amerikanın Eski Yugoslavya ve özellikle Bosna çatışmasından uzak duruşunu haklı göstermek için kullanılıyordu. 1993’de Devlet Bakanı olan Lawrence Eagleburger bu mantığı bölgedeki yüzlerce yıllık nefret argümanıyla savundu.
 
Clinton Amerika’da iktidara geldiğinde Bosna’daki savaş başlangıcındakine göre çok daha karışık/çözümü güç bir hale gelmişti. Clinton hükümetinin liberal tavrı ve bu dönemde çatışmaların kızışması Bosna probleminin çözülmesi ve çatışmaya bir son verilmesi için bazı fırsatlar yaratmıştı. Yine, Amerika içindeki, Sırbistan tarafından çatışmalarda desteklenen   Bosnalı Sırpların işlediği suçlara karşı baskılar ihmal edilemez bir faktördü.
 
Bunun için, iktidara geldikten sonra Clinton, Bosnalı Müslümanlara karşı uygulanan askeri ambargoyu kaldırmayı denedi, ki Avrupalılar da buna karşıydı. Ancak, Amerikan Kongresinin bir çok üyesi Bosnalıların bu zamanda silahlandırılması yönündeki Amerikan politikalarının çok zararlı olduğu yönünde salık veriyordu. Clinton yönetiminin Bosna’daki çatışmaları durdurmada daha büyük bir rol oynamaya teşvik edilebilmesinin sebeplerinden biri Kongre baskısı olmasıydı.[5] Amerika Birleşik Devletleri başkanlık departmanından Al Gore, ulusal güvenlik danışmanı Anthony Lake ve Amerika Birleşik Devletlerinin Birleşmiş Milletler’deki temsilcisi Madeleine Albright gibi bazı anahtar kişiler Bosna meselesinin çözümü hakkında çok sıkı çalıştılar. Lake, Amerika’nın Bosna çatışmasına yalnızca insani sebeplerle değil, evvela ve en önemlisi stratejik sebeplerle aktif olarak angaje olmak zorunda olduğu düşüncesindeydi. Bu dönemdeki tehlike bölge için son derece büyüktü. Çatışma Bosna’nın sınırlarının ötesine yayılabilir, Yunanistan ve Türkiye müdahale edebilir, Ortodoks Hıristiyan müttefikler Nato’nun Müslüman müttefikine karşı olabilirdi. Ve Bosna örneğinde, Müslüman sivillerin hayatlarının kurtarılmasıyla Amerikan yönetimi dünyaya Amerikan dış politikasının İslam karşıtı olmadığını ispatlayabilir ve Orta Doğu’daki Amerikan müdahalelerinin hayat kurtarıcı gibi algılanmasına hizmet edebilirdi.[6]
 
Bununla birlikte Amerikanın Bosna Müslümanları için başlangıç retoriği bir kara harekatı olmadan sonuçlandı ve bu sonuç Sırpların ve Hırvatların Bosnalı Müslüman sivil halka karşı yürüttükleri etnik temizlikte ellerinin serbest olmasını sağladı. Daha sonra, Bosna çatışması bittiğinde ve aynı Sırp askeri araçları Kosova’da bir diğer savaşa başladığında, Açık Toplum Enstitüsü yöneticisi John Fox Bosna’daki Amerikan politikasını ve onun Kosova’da tekrarını; “boş gözdağları, müttefiklerle aleni münazaralar, neticesiz uluslararası konferanslar, geleneksel el sıkışmalar ve sınırlı yaptırımlar”[7] şeklinde tarif etti. Etnik ve dini saikli suçlar için yeşil ışık Amerika Birleşik Devletlerinin Bosna çatışmasındaki pasif tutumu sebebiyle yakılmıştı ve Sırp askeri kuvvetleri bunu çok etkili biçimde kullanıyordu.
 
Bundan ayrı olarak, Bosna’daki çatışmalar daha da yükseldiğinde Birleşmiş Milletler tamamen başarısız oldu ve Birleşmiş Milletler Barışgücü kuvvetleri Srebrenica’daki Bosnalı Müslümanlara karşı yapılan en büyük katliamı engelleyemediğinde Amerikalılar sonunda müdahale etmek zorunda kaldılar. Srebrenica katliamı bir şeyler yapmaları için Amerikalılar üzerindeki uluslararası baskıyı arttırdı. Onların çatışmadaki gecikmiş müdahalesi savaşı sona erdiren fakat Bosna’ya bu güne kadar acı veren çözümsüz büyük problemleri getiren Dayton Anlaşması’na yöneltti.
 
Bosna Çatışması, 21 Kasım 1995’de Bosna’nın Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç, Yugoslavya’nın Cumhurbaşkanı Slobodan Milosevic ve Hırvatistan’ın Cumhurbaşkanı Franjo Tudjman tarafından imzalanan, Bosna-Hersek’in kendi içinde bölünmüş gettolara sahip bağımsızlığını tanıyan bir anlaşma ile sona erdiriliyordu. Bu anlaşma ile bölgenin %49’u Bosnalı Sırplar tarafından kontrol ediliyordu. Sırplar, maddeleri Amerika tarafından desteklenen Dayton Anlaşması’nın kaideleri himayesinde devlet içinde devlet sahibi oluyorlardı. %51 ise kırılgan bir Boşnak – Hırvat federasyonunca kontrol ediliyordu. Dayton Anlaşması binlerce Müslüman sivil hayatını kaybettikten sonra geliyordu. Brcko gibi stratejik bölgelerin statüsü askıda bırakıldı. Önceden Boşnaklara ait olan bu kasaba Sırplar tarafından istila edilmişti. Sırplar, doğu ve batı Sırp bölgeleri arasında kurulu bu stratejik kuzey koridorunu ellerinde tutmak istiyordu. Aynı şekilde, önceleri Bosnalı Müslümanların ikametinde olan birkaç önemli stratejik bölge de Sırp Cumhuriyeti yönetiminin kontrolüne bırakıldı. Bununla birlikte Amerikan yönetimi büyük bir başarı olarak anlaşma ile gurur duydu.
 
Amerikanın politik bakışıyla Bosna sadece, bir dereceye kadar teknik mefhum olarak başarı varsayılabilir. Kendini dipsiz bir kuyuya attıktan sonra yönetim, etnik bölünme için daha evvel reddedilmiş bir çok argümanı arayıp bulmayı denedi.[8] Dayton Anlaşması ile Amerikalılar ne Bosnalı Müslümanların savaş boyunca kaybettikleri bölgeleri yeniden ele geçirmeleri için yardım ettiler ne de kendine yeter bir Bosna devleti yaratılmasına izin verdiler.Ancak, yıllar boyu yapılan etnik temizliği ve bölünmeleri meşrulaştırdılar. Birçok Amerikalı ve Avrupalı eleştirmen Bosna’ya yönelik politikalarda Batı’nın, Bosna’nın korkunç katliamlarını yapanlarla konuşup iş yaptığını iddia ettiler. Bunun yanında bazı olaylarda Amerikalılar ve Batı Avrupalılar Sırbistan’ı taltif edip Bosna savaşı boyunca yaptırdığı göç ettirmeleri onayladılar.
 
Batının Sırbistan’a karşı kısmi cezalandırma politikaları sebebiyle Sırplar bir kaç yıl sonra Kosova bölgesinin Müslüman çoğunluğuna karşı bir başka savaşı başlattılar. Amerikan dış politikasının Yugoslavya sonrası Bosna’ya yönelik kısmını özetlemek isteyen herhangi bir kişi Amerikalıların Yugoslavya’nın bölünüşü ve daha sonra artan savaşlarla her anlamda kontrol edilebilir hale gelmesiyle ilgilendiğini söyleyebilir. Savaştan sonra Amerika Birleşik Devletlerinin Bosna politikalarının odak noktası büyük oranda Bosnalı Müslümanları kendi stratejik alanlarından parça parça koparıp onları Sırplar ve Hırvatlar arasında izole etmeyi amaçlıyordu.
 
Amerikalılar Bosna’nın İran ve diğer etkili uluslararası İslami merkezler ile politik ilişkilerini kesmeyi de denediler. 11 Eylül sonrası; Amerika’nın terörizme karşı savaş çağrısı başladıktan ve Bosna Balkanların ortasında kuşatılmış ve güvensiz İslami bir ada olarak kaldıktan sonra bu baskı yoğun bir şekilde yükseldi.
 
1 - Warren Zimmerman, Origins of a Catastrophe, (Times Books, 1996), p 51
 

2 - Zimmermann, Warren. Origins of a Catastrophe: Yugoslavia and Its Destroyers. New York:

Times Books, 1999., p. 217-8
 
3 - As quoted by Shlomo Avineri in “Self-Determination and Realpolitik”, Dissent Magazine, Summer 2005
 
 
4 -Joseph R. Biden, Jr., Senate Speech, October 16, 1997
5 - Future of Balkans and U.S. Policy Concerns”, Steven Woehrel, CRS Reports for Congress, February 9, 2005
6 - Drew, Elizabeth. On the Edge: The Clinton Presidency. New York: Touchstone, 1995, p 144
 
7 -   “Balkan Watch”, May 12, 1988, Volume 5.19
 
8 -  "Instinct for the Capillary: The Clinton Administration's Foreign Policy Successes," by Jonathan G. Clarke, Cato Foreign Policy Briefing Paper no. 40, April 5, 1996.
  

Yorumlar